| İnsan haklarının kaynağı üzerine : |
|
|
| Cumartesi, 05 Nisan 2008 | ||||
İnsan haklarının kaynağı üzerine :Siyasi iktidarların ve uygulanan hukukun meşruluğunun kaynağını belirleyen insan hakları kavramı İnsanoğlunun binlerce yıllık kültürel değerlerin ve kazanımının birikimini yansıtır. Bu kavramın tarihsel kökenine inildiğinde ‘’bizi ; düşüncelerinin merkezine insanı (bireyi) alan ve Protogaros’un “İnsan bütün şeylerin ölçüsüdür. Var olanların varlıklarının, var olmayanların var olmayışlarının” öğretisini şiar edinen Sofistlere, itidal, iyilik, doğrululuk, adalet ve ahlak gibi değerleri düşüncesine temel yapan ve insanın amacının mutluluk olduğunu belirten Sokrates’e ve tarihte ilk kez insanlar arasında eşitlik esasını savunup köleliğe karşı çıkan ve tek Doğal Hukuk ile yönetilen insanlara tek evrensel devlet altında birleşmelerini salık vererek tarihte ilk kez “Birleşmiş Milletler” fikrini ortaya atan Stoiklere bireysel hazzı ön plana çıkarmaya çalışan Sofizm, Epikürizm, ve Septisizm[1] gibi Antik Çağdaki akımlara kadar götürür.[2] Sofistlerin adalet, eşitlik özgürlük gibi kavramları ve toplumsal ilişkilerde egemen olan belki açıkça adlandırılmayan realiteleri tartışmaya açılmaları toplumsal felsefi alana önemli katkılar sağlamıştır.[3] Sofistlerin özellikle Toplumsal sözleşme (sosyal sözleşme) görüşünün sofistlerce ortaya konmuş olması ister istemez bireyin özgür iradesi sorunsalıyla ilişkilendirilmiş ve günümüzde olduğu gibi antik çağda da irade özgürlüğü ve dolayısıyla kişinin özgürlüğü kavramı üzerinde önemle durulmuştur. Daha geç dönemlerde kilise babalarının öğretilerinin şekillendirdiği doğal hukuk kavramı ile bunun arkasındaki ontolojik anlayışın ürünü olan kanun önündeki eşitlik bu iki öğreti tarafından ortak nokta kabul edilmiştir. Ortaçağ Hıristiyan Teolojisi'nin en önemli iki düşünürü bilgiye ve bireye bakışını şu şekilde yansıtmışlardır. Ortaçağ döneminin lider filozoflarından St. Augustine, Tanrı'yı bulmak için en iyi başlangıç noktasının bireyi anlamak olduğunu ve “özne bir kaçış yeri değil, başlangıç yeri ve noktasıdır” diyerek bireyin önemine güçlü vurgular yapmıştır.[4] Bir diğer Ortaçağ düşünürü Aquinalı Thomas ise ; bireyi orijinal bilginin kaynağı olarak görmüş ve “yaratıcı enerjinin sahibi” olarak nitelendirmiştir. Birey sadece gerçeği yaratamamakta fakat gerçeğe ulaşabilecek tek varlık olarak konumlanmaktadır. Bu aslında bireyin özgürlüğünün kaynağıdır. Eğer her birey kendi gerçeğini yaratıyor olsa dünya önyargılarla dolu bir yer olurdu. Oysa, tek bir gerçeğin olması ve her bireyin o gerçeğe ulaşmak için araştırması dünyayı daha yaşanılır bir yer kılmaktadır.[5] Yine Hareket noktasını insan olarak belirleyen Hıristiyanlık Roma İmparatorluğunun aşina olmadığı “rıza” kavramını da ilk kez dile getirerek bu kavramı görmezden gelen yönetimlere karşı itaat edilmeyeceğini vaaz etmiş ve dikkatleri “insan”, “hak”, “hukuk” ve “eşitlik” gibi kavramlara çevirmiştir. Hıristiyanlığın ilk manifestosunda önemli bir yer tutan bu kavramlar Protestanlık öğretisi ile Modern düşüncenin önemli ivmelerinden birini yakalamış liberal düşüncedeki “birey” kavramının da mihmandarlığını yapmıştır. Yine liberalizmin en çok karşı olduğu kollektiviteyi bireye tahvil eden Calvinist ve Lutheryan düşünce ile Her insan kendi referansı ve papazı olarak kabul edilmiş bireyin merkez olarak kabul edilmesinin kuramsal temeli oluşturulmuştur. Bu temelin oluşmasında ve Liberal düşünürlerin nihai amaç olarak ulaştıkları birey düşüncesinin şekillenmesinde Protestanlığın insanı yeniden okuyan öğretisinin önemi çok fazla olmuştur. Yine süreç içerisinde liberalizmin omurga kavramlarından birini oluşturan kurgulayıcı aklı red eden “rasyonel birey” kavramı İbn-i Rüşt, Farabi, Gazali, İbn-i Sina gibi Müslüman düşünürler tarafından insanın cüzi iradesi ile vahye eşlik ederek kendi dünyasını şekillendireceği referans olarak kabul edilmiştir. Kant’ın bilgi felsefesinin, kavramlaştırmanın dışında, Gazali ile tıpa tıp aynı oluşu ;John Stuart Mill ve John Locke gibi liberal düşünürlerin “rıza” ve “temsile” dayalı yönetim anlayışı ile bireyin mutluluk ve özgürlüğünün toplumsal mutlululuğun ve özgürlüğün ön koşulu olduğu yolundaki tezleri Farabinin görüşlerinin tekrarı ve neredeyse aynıdır. Farabinin El medinetü’l fazıla adlı eserinde hükümdarın adaleti ve adalet ehlini sevmesini ,istibdattan ve zalimlerden nefret etmesini, hem kendi akrabasından hem başkasından hak arayabilmesini istibdat kurbanlarının imdadına yetişmesini ,iyi güzel bildiği her şeyi desteklemesini ,kanunlar mucibince hareket etmesini….vaaz eden düşünceleri siyasal iktidarın adil kullanımına yönelik güçlü göndermelerdir. Reform ve Rönesans hareketinin arafesinde bir çok İslam düşünürünün eserleri tercüme edilmiş Aydınlanma dönemi filozofları İslam filozoflarına ulaşmak için önemli bir köprü kurmuşlardır.(mainstream) Klasik Liberal düşünce aydınlanma dönemine ve sonrasına eşlik ederek düşünce üreten Voltaire, Diderot, Hume, A. Smith, Kant, Locke, Ferguson, Montesquieu, Rousseau, Tocqueville, Bentham ve Mill gibi düşünürlerin düşüncelerinin bir sentezi olarak gelişmiştir. Gerek aydınlanma hareketi öncesinde ve gerekse daha sonraki süreçte aydınlar mutlakıyetçi rejimlere karşı ağır eleştiriler içerisine girmişler,eleştirinin dozunu yükselterek mutlakıyetçi rejimlerin yıkılmasına sebep olmuşlardır. Aydınların neredeyse hepsi devletin yüceltilmesine karşı çıkmış, bir yandan bireyi yücelterek insan haklarına ilişkin Bu kazanımın kökünün ve dayanağının bu hakları koruyan yazılı yasalar ve hukuk metinlerine bağlı kalmaksızın insanlık onurundan ve doğal haklardan aldığını düşüncelerine dayanak yaparken diğer yandan bireyin doğuştan gelen insan olması nedeni ile sahip olduğu hakların korunmasına da vurgu yapmışlardır. Ve neredeyse bu düşünürlerin tamamı insanın özgürlüğüne karşı çıkan siyasi ve sosyal projelerin bu karşı çıkıştan dolayı meşruluğunu yitirdiği hususuna dikkat çekmişlerdir. Siyaset teorisinde otoriteyi değil özgürlüğü merkeze alan ve insanların yaşamak, hürriyet ve mülkiyet sahibi olmak için doğal haklara sahip olduğunu ayrıntılı bir biçimde anlatan tezleri ile Locke, mutlakıyete ilk ciddi darbeyi indirmiş sadece yaşadığı dönemi değil kendisinden sonraki dönemi de şekillendirerek tabii haklar ve halkın egemenliği gibi konular üzerinde çalışan bütün düşünürleri etkilemiştir.[6] 17. ve 18. Yüzyılların üç büyük devrimi olan İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimleri düşünsel köklerini Locke’un doğal hukuk doktrininden almıştır.bu düşünce gelişip evrilerek her geçen gün daha yoğun bir şekilde felsefe hukuk ve siyaset teorisi gibi sosyal bilimlerin tartışmaların merkezine oturmuştur. Bu tartışmalar iki merkezde yoğunlaşmıştır. Birincisi, “insan hakları” ne olduğu ve nelerin bu hakkın kapsamı içerisinde bulunması gerektiği, ikincisi ise, evrensel insan hakları ile yerel kültürün nasıl bir ilişki içerisinde olacağı veya ikisi arasındaki ilişkinin ve etkileşimin boyutunun nasıl olacağı tartışılmıştır. İnsan hakları ile ilgili referans metin olarak değerlendiren ve Yaşama, özgürlük, bağımsızlık ve din serbestliği olarak “dört temel ilkenin” vurgulandığı Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi insan haklarının evrensel boyutunun ve yerelliğin ipuçlarını da vermektedir. Bütün insanlar eşit yaratılmıştır; onları yaratan, onları belli vazgeçilmez haklarla donatmıştır; bu haklar arasında yaşama, özgürlük ve mutluluk arayışı vardır. Bu hakları güvence altına almak için, adil güçlerini yönetilenlerin rızasından alarak insanlar, aralarında hükümet kurarlar; herhangi bir hükümet ne zaman bu amaçlar için yıkıcı bir hale gelirse, insanların onu değiştirme ve yıkma, kendi güvenliklerini ve mutluluklarını en iyi sağlayacağını düşündükleri şekilde, güçleri örgütleyerek ve temel ilkelerini belirleyerek yeni bir hükümet kurma hakları vardır.[7] Bağımsızlık bildirisi insanın özgürlüğüne yönelecek her türlü baskıya karşı bireylerin meşru müdafaa hakları olduğunu ,bu hakkın; özgürlüklerin yok edilmesi ve bireylerin mutluluğunun sağlanamaması halinde kullanılacağını vaaz etmiştir… [1] liberalizmde birey olarak ana malzemeyi teşkil etmiş, Liberal düşüncede önemli bir tema olarak görülmekte olan “mutluluk” temasının tarihsel arka planında bu akımları görmek mümkündür. [2] İnsan Hakları ve Kültürel Rölativizm Arş. Gör. A. Vahap COŞKUN [3] Seyit Ahmet Atak* sofistlerin eşitlik adalet ve özgürlük kavramlarına yükledikleri içerik ve yasa anlayışları [4] Kadir Çüçen. Orta Çağ Felsefesi Tarihi. İnkilap Kitabevi, İstanbul, 2000, s. 61 [5] A.g.e., s. 62. [6] İnsan Hakları ve Kültürel Rölativizm Arş. Gör. A. Vahap COŞKUN [7] Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi Favori olarak ekle (0) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 277
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. |
||||
| < Önceki |
|---|