| Daha üstün bir muktedirin belirsizliği üzerine & |
|
|
| Cumartesi, 05 Nisan 2008 | ||||
Daha üstün bir muktedirin belirsizliği üzerine …Hayek hukukun üstünlüğü ya da hukuk devletini , devletin eylem ve faaliyetlerinde, önceden açıkça ilan edilmiş kurallara göre hareket etmesi olarak tarif etmektedir.[1] Hukukun üstünlüğüne bağlı bir hükümet, soyut yasaların dışına çıkarak ani araya girmeler yoluyla bireysel aktiviteleri engelleyemez. Bireylerin önceden kabul edilmiş genel yasalara göre öngörüde bulunup bir takım planlar yapmalarının önüne geçilmesi hukukun üstünlüğü idealiyle de bağdaşmaz[2]
Daha üstün bir muktedirin belirsizliği üzerine … Hayek hukukun üstünlüğü ya da hukuk devletini , devletin eylem ve faaliyetlerinde, önceden açıkça ilan edilmiş kurallara göre hareket etmesi olarak tarif etmektedir.[1] Hukukun üstünlüğüne bağlı bir hükümet, soyut yasaların dışına çıkarak ani araya girmeler yoluyla bireysel aktiviteleri engelleyemez. Bireylerin önceden kabul edilmiş genel yasalara göre öngörüde bulunup bir takım planlar yapmalarının önüne geçilmesi hukukun üstünlüğü idealiyle de bağdaşmaz[2] hukukun üstünlüğü idealine erişmek için yönetimlerin bireyi çalışmalarının merkezine yerleştirmeleri gerekmektedir.Devletin bu amaca ulaşabilmesi hukukun evrensel ilkelerine ve insanoğlunun binlerce yıllık kazanımına uygun hareket etmesi gerekmektedir.Aksi halde bu vazgeçişte toplumun bazı fertlerinin bazı hakları ellerinde bulundurmaya devam etmesi sözleşmenin butlanına sebep vereceği gibi.böyle bir sözleşme varlığını korusa bile bu şekliden öteye geçemeyeceğinden yok hükmünde olacaktır. çünkü bu sözleşmenin tahaaüt eden tarafı belli olmadığından, Tahaaüt eden rolüyle aynı düzlem içerisinde olan bir gurup azınlığın sözleşmenin tarafı olarak yer alması daha üstün bir muktedirin belirsizliği sonucunu doğuracaktır.bu sonuç bütün vazgeçişleri anlamsız hale getireceğinden doğal yaşama dönülecek konsensüsle sağlanmış birlik dağılacak kaos (Toplumsal olayların çığırından çıkışı )ve anarşi kaçınılmaz olacaktır.Kaosun önlenmesi adı altında devlet gibi hareket eden kamu görevlileri veya özel kişiler bireyleri takip ederek fişleyecek, bitmeyen sorgular başlayacak ,işkencenin uygulandığı suçlu ve suçsuz ayırımı yapılamadığı kıyıcı bir sürece girilmiş olacaktır.,bu süreçte Devlet yönetimini ele geçirenler istibdada başvurarak zoru tek çözüm olarak topluma dayatacak ve ihtilaller mantığını kaosun yarattığı meşruluktan ve dayatmalardan alacaktır.zora dayalı konsensüs varlığını sürdürmek için şiddetten beslenecek her şiddete başvurulduğunda ise konsensüs biraz daha zayıflayarak yeniden kaosa doğru bir sürecin kilometre taşlarını döşemiş olacaktır.şiddet kaostan kaos böylelikle şiddetten beslenecektir.Latin Amerika ülkelerindeki ve bir çok gelişmemiş ülkelerdeki şiddet kaos ilişkisi bunun en güzel örneğidir. Siyasi iktidarın Meşruluğunun ikinci dayanağı ise zorun yerine rızanın geçirilmiş olmasıdır.Toplumsal düzlem içerisinde birçok insanla bazı yönlerimiz benzerken bir çoklarıyla da inanç, din ve felsefi düşünce ve değerler noktasında ayrılırız .Aynı sitede, mahallede veya köyde ,aynı okulu okuduğumuz aynı değer yargılarını paylaştığımız birçok insanla zaman içerisinde sosyal veya ekonomik yönden ayrışırız. Ayrışma bazen şiddetli bir şekilde Bireyin Sosyal ilişkilerdeki eğilimini tetikleyerek bazen daha derinden ve korkunç bir şekilde tezahür eder. Sosyal olaylar Hedeflediğimiz yaşam tarzı ile yaşadığımız yaşam tarzı arasındaki fark ve bu ayrışmaya yönelik süreçlerle birleşerek potansiyel ekonomik sosyal ve kültürel çatışma ortamına zemin hazırlar. her çatışmanın ekonomik dini felsefi görüş farklılığıyla beslenmesi farklı olanın ayrışmasının seyrini ve çatışmaya yönelen süreci, şiddetin büyüklüğünü de belirler. bu belirleyicilik her bireyin fert fert kendi duygu düşüncesini ,gücünü kendisini odak noktası yaparak yalnız başına bir bireymiş gibi ortaya koyması mikro düzeyde çatışmalara, grup olarak ortaya koyması halinde ise önlenmez toplumsal çatışmalara neden olacağı öngörüsünü oluşturur.Bu öngörüden hareketle ulus, Demokrasi ve birlikte yaşam kültürü oluşturulur ,toplumsal konsensüsün sağlar ve her birey kaosu önlemek ve kamu düzenini tesis etmek adına kendisi için bütün haklarından feragat eder.bireyin devlet adına toplumsal mukavele ile vazgeçişi bu Feragatin çekirdeğini oluşturur. Bütün modern hukuk Devleti teorilerinin dayanağını oluşturun bu vazgeçiş toplum sözleşmesi olarak dile getirilmektedir.sözleşme gereğince birey Bütün haklarını üst bir güç ve otorite olarak devlete devretmektedir.bu devir ile İlk aşamada, herkes kendisininkini tamamen devredeceği için koşullar herkes için eşit olmakta ve koşullar herkes için eşit olacağından da hiçbir kişinin çıkarı geri kalanlar için bir külfet oluşturmayacaktır. Zira bütün haklarından feragat edip onları bir bütün olarak topluma devreden her bir üye kendisinden başka kimseye boyun eğmediği ve daha önce olduğu kadar özgür kaldığı bir birliği tesisini sağlamış olmaktadır. Bu birlik bireylerin başkalarının iradesine bağlı olmadan, başkalarının belirlediği amaçlar uğruna çaba sarf etmeye zorlanmadan kendi iradesiyle varolma ve kendisinin tercih ettiği amaçlara bağlanarak özgürlüğünü sürdürme idealini ve kazanımlarının Kanun hakimiyeti altında korunmasını isteme ve talep etme hakkını içermektedir. Bu hak egemenliğin tanrısal kaynaklı olduğu üzerine devlet ve birey ilişkisini oturtan , yasama yargı ve yürütmesini bu kaynağı referans olarak düzenleyen devletlerin değil demokrasi ile yönetilen, cumhuriyet rejimlerinin egemen olduğu sosyal hukuk devletlerinin birey ve devlet ilişkisinin mantığını açıklamaya yöneliktir. Bu metin ve bu metinin kaynağını aldığı metinler sonraki yıllarda günümüz modern hukuk devletlerinin yönetim devlet ve birey ilişkisinin temelini oluşturmuştur.örneğin Thomas Hobbes mutlak güç ve yetkilere sahip egemen bir devleti ifade Hobbes gibi birçok düşünür vazgeçişin insanın mutluluğu için olmazsa olmaz koşul olduğunu güçlü şekilde dile getirmelerine rağmen Devletin toplumun güvenliğini sağlama ve muhafaza etme niyetine rağmen, onun sahip olduğu gücü kötüye kullanmaya eğilimli bir kurum olduğuna tarihin hemen her sayfasında şahit olunmuştur. 4] Bu amaç Bireyin devlet için değil, devletin birey için var olduğu anlayışını anayasal metinlerin referans ve çıkış noktası olarak belirlemiştir.fakat uygulamada düalist bir bakış açısı ile ikilem içerinse girilmekte hem anayasal metinler toplumsal sözleşme olarak belirtilmekte hemde bireyin devlet için olduğu düşüncesi hayata geçirilerek devletin insandan bağımsız ve insanın üstünde, bir varlık olarak algılanması sağlanarak kutsal devlet anlayışına vurgu yapılmaktadır.bu vurgu ile rejimin rengi yöneten yönetilen ilişkileri şekli olarak tespit edilmiş fakat içerik olarak bu kavramlar ile vurgu yaptığı kavramların yerine kutsal devlet anlayışı yerleştirilerek hakim paradigma oluşturulmuştur.hakim paradigmanın devleti bireye karşı koruyan ve devleti yücelten düşüncesi zaman içerisinde idare ajanının kendisini devlet olarak görmesine bir zaman sonrada devletin yerini alarak işlem ve eylemleri ile denetlenemez noktaya gelmesine neden olmuştur. Bu vazgeçişe rağmen kazanımlarından vazgeçmeyerek toplumun bütünün vazgeçişini anlamsız kılan bir gurup azınlık anayasal sürece girdiğimizden beri anayasaları , kendi ihtiyaçlarını gideren ,toplumun diğer bireylerini zapturapt altına alan, elitist kazanımlarının korunmasına yönelik bir belge olarak görmüşlerdir. Bu metnin gerçek bir sözleşme olarak düzenlemesini isteyen kişiler Devlet aygıtının denetlenmesini istemeyen ve hukuka ve hakkaniyete aykırı düşen kazanımlarını koruma güdüsü ile hareket eden hakim sınıf tarafından muhalif olarak ilan edilmiş kimi zaman devlet düşmanı,kimi zaman sistemi yıkmayı amaçlayan potansiyel güç olarak görülmüşlerdir.üstelik muhalif olarak belirlenen kişilerin tasfiyesi insanoğlunun binlerce yıllık kazanımı olan kavramlar üzerinde yapılarak bu ülkenin harcı, mayası ve geleceği olan kitleler üzerine hukuk keskin bir kılıç veya kırbaç gibi şaklatılmıştır.hatta hakim sınıf içerisindeki kutsal devlet anlayışından beslenen ve birbiri ile çatışan farklı güç odakları ortak mevzileri kullanmaktan çekinmemişlerdir. devlet erkini kullanan güçler tarafından ortak çalışmanın ürünü olarak hazırlanan Anayasaların topluma dayatılması da bu anlayışın ürünüdür. Kaynağını Newton ve Descartes’in düşüncelerinden alan bu mekanist anlayış, “ya/ya da” şeklinde formüle edilmektedir. bir şey ya “doğrudur”, ya da “yanlıştır”, ya “iyidir” ya da “kötüdür”. Şeklindeki tek doğru inancı sosyal ve siyasal düzlemde inanmayanları dönüştürebiliyorsa dönüştürmeyi, değilse yok etmeyi öngörür.[5] bu yanılsamaya dayalı eğilim zamanla yaygın bir alışkanlık, bir tür ideoloji haline gelerek bilimsel bilginin doğasını etkileyecek tehlikeli bir hal almış önemli bütün sorun ve soruları önemsizleştirerek akıldışı bulmuştur. Yasaklamalar Ve tek doğru üzerine kurulan paradigmalar uzun ömürlü olamayacaktır. Zira mevcut paradigmaların bile gelişen şartlar karşısında cevap bulamayışları bu hususun doğruluğuna karine teşkil etmektedir. Her insanın düşüncesi kendi parametreleri içinde değerlendirilmeli ve kendi içinde doğru olarak Kabul edilmelidir. Bir düşüncenin doğruluğunun ölçüsü bir başka düşünce değildir. Bir düşüncenin doğruluğunun ölçüsü o düşüncenin “tutarlı” bir düşünce olup olmadığıdır. Thomas Samuel Kuhn un değerlendirmesi çok anlamlıdır.kuhn Zaman geçtikçe benimsenen paradigma tarafından çözülemeyen birtakım problemler ve bunların ardından da bir bunalım ortaya çıkar.Geçerli paradigmanın bunalıma düşmesinin ardından, kavramsal bir devrimle onun yerini yeni bir paradigma alır.Yeni paradigma,ortaya çıktıktan sonra önceki paradigmayı benimseyen bilim topluluğu tarafından tepkiyle karşılanır.Bu arada yeni paradigmayı ortaya koyan bilim adamının çevresinde onun bakış açısını benimseyen bilim adamları dolmaya başlar. Bir paradigmadan diğerine geçişte psikolojik ve sosyolojik, faktörler işe karışması ile Eski paradigma içinde baskısı duyulan bir takım anomalilerin,yani alışılmışın dışındaki soruların cevaplandırılması zorlaşır. Aralarında çekişme sürer eski paradigma yeni paradigmanın karşı konulmaz gücü karşısında teslime razı olur. Bu çekişme yaşlı bilim adamları öldükten sonra biter… Diyerek belirli bir süre boyunca normal yürürlükte olan bir paradigmanın, olgu ve olaylar karşısında gücünü gittikçe yitirerek daha sonra yavaş yavaş bir takım anormalliklerle, uyuşmazlık ve uygunsuzluklarla karşılaştığını bilimsel bir şekilde açıklamıştır... Tam bağımsız güçlü ve müreffeh bir ülke özlemiyle tüm meslektaşlarımın 5 nisan Avukatlar gününü kutluyorum. [1] Hayek, F.A., Kölelik Yolu (çev. Turhan Feyziğlu-Yıldıray Arsan), Liberal Düşünce Topluluğu Yayını, Ankara 1995, s. 76 [2] Hayek, Kölelik, s. 77 [3] Leviathan Tevrat ve İncil'de kötülüğü temsil eden bir su canavarının adı olarak geçmektedir. Bu kavram 1651 yılında Thomas Hobbes'un ünlü "leviathan" adlı eseri ile mutlak güç ve yetkilere sahip egemen bir devleti ifade etmek üzere kullanılmıştır. [4] John C. Calhoun [5] Zühtü Arslan
Favori olarak ekle (0) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 511
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|