DAHA ÜSTÜN BİR MUKTEDİRİN BELİRSİZLİĞİ ÜZERİNE.2 Yazdır E-posta
Perşembe, 31 Mart 2011

 Av. Ahmet GÜL

Siyasi iktidarların ve uygulanan hukukun meşruluğunun kaynağını belirleyen insan hakları kavramı, İnsanoğlunun binlerce yıllık kültürel değerlerin ve kazanımının birikimini yansıtır.


Bu kavram tarihsel kökeninde, Protogaros’un “İnsan bütün şeylerin ölçüsüdür’’ düşüncesini barındırmaktadır. Bu kavram   Var olan varlıkların var olmayanların ve var olmayışlarının” öğretisini şiar edinen Sofistlere; itidal, iyilik, doğrululuk, adalet ve ahlak gibi değerleri düşüncesine temel yapan ve insanın amacının mutluluk olduğunu belirten Sokrates’e; tarihte ilk kez insanlar arasında eşitlik esasını savunup köleliğe karşı çıkan ve tek Doğal Hukuk ile yönetilen insanlara tek evrensel devlet altında birleşmelerini salık vererek tarihte ilk kez “Birleşmiş Milletler” fikrini ortaya atan Stoiklere;  bireysel hazzı ön plana çıkarmaya çalışan Sofizm; Epikürizm ve Septisizm([1])gibi Antik Çağdaki akımlara kadar götürür.([2])

 

 Sofistlerin adalet, eşitlik özgürlük gibi kavramları ve toplumsal ilişkilerde egemen olan belki açıkça adlandırılmayan realiteleri tartışmaya açılmaları toplumsal felsefi alana önemli katkılar sağlamıştır.([3]) özellikle Toplumsal sözleşme (sosyal sözleşme) görüşünün sofistlerce ortaya konmuş olması ister istemez bireyin özgür iradesi sorunsalıyla ilişkilendirilmiş ve günümüzde olduğu gibi antik çağda da irade özgürlüğü ve dolayısıyla kişinin özgürlüğü kavramı üzerinde önemle durulmuştur.

 

Fakat Özgürlük kavramı ile ilgili yukarda dile getirdiğimiz görüşler ve düşünceler her çağda ve dönemde dile getirilmiş olmasına rağmen dar bir çevrede ve çerçevede konuşulup tartışılmıştır.

 

Antik çağ filozoflarının ve ekollerinin kutsadığı bireyin özgürlüğünü dile getiren düşüncelerin aksine,  özellikle erken dönem Hıristiyan öğretisi ve İncil metinleri bireyin kayıtsız şartsız her türlü yönetime bağımlı olmasını emretmiştir. İncil de Tanrı'dan olmayan yönetimin olmadığı, Var olanların Tanrı tarafından kurulduğu. [4] Yine Yönetime karşı başkaldıranların, Tanrı'nın düzenlediğine karşı geldiği,  yönetimin, insanın iyiliği için Tanrı'nın hizmetinde olduğunu, kötü olanı yapanın korkması gerektiği, Yönetimin kılıcı boş yere taşımadığı; kötülük yapanın üzerine Tanrı'nın gazabını salan öç alıcı olarak Tanrı'nın hizmetinde olduğu anlatılmaktadır.

Yine İncilde Vergi hakkı olana vergiyi, gümrük hakkı olana gümrüğü, korku hakkı olana korkuyu, saygı hakkı olana saygıyı, herkese hakkını verin [5] Herkes, altında bulunduğu yönetime bağlı olsun. Çünkü Tanrı'dan olmayan yönetim yoktur. Var olanlar Tanrı tarafından kurulmuştur. İnsanlar arasında yetkili kılınmış her kuruma, gerek her şeyin üstünde olan krala, gerek kötülük yapanların cezalandırılması ve iyilik edenlerin onurlandırılması için kral tarafından gönderilen valilere Rab'bin adına bağımlı olun.[6] Şeklinde temel hatlarıyla yöneten yönetilen ilişkileri çizilmiştir.

 

Yöneten yönetilen ilişkilerini yukarıdaki şekilde değerlendiren Hıristiyan öğretisi güçlü olduğu dönemlerde dünyevi iktidarın kaynağının ruhani iktidar olduğunu, Zayıf olduğu dönemlerde ise ruhani dünyevi iktidar ayrımı da yaparak laik bir çizginin oluşmasını sağlamıştır.[7] Herkes, altında bulunduğu yönetime bağlı olsun. Çünkü Tanrı'dan olmayan yönetim yoktur. Var olanlar Tanrı tarafından kurulmuştur. İsa, "Benim krallığım bu dünyadan değildir" diye karşılık verdi. "Krallığım bu dünyadan olsaydı, yandaşlarım, Yahudilere teslim edilmemem için savaşırlardı. Oysa benim krallığım buradan değildir."[8]


Daha geç dönemlerde ise,  kilise babalarının öğretilerinin şekillendirdiği doğal hukuk kavramı ile bunun arkasındaki ontolojik anlayışın ürünü olan kanun önündeki eşitlik bu iki öğreti tarafından ortak nokta kabul edilmiştir. Ortaçağ Hıristiyan Teolojisi'nin en önemli iki düşünürü bilgiye ve bireye bakışını şu şekilde yansıtmışlardır. St. Augustine, Tanrı'yı bulmak için en iyi başlangıç noktasının bireyi anlamak olduğunu ve “özne, bir kaçış yeri değil, başlangıç yeri ve noktasıdır” diyerek bireyin önemine güçlü gönderme yapmıştır.[9] Aquinalı Thomas ise; bireyi orijinal bilginin kaynağı olarak görmüş ve “yaratıcı enerjinin sahibi” olarak nitelendirmiştir. Birey sadece gerçeği yaratamamakta, gerçeğe ulaşabilecek tek varlık olarak konumlanmaktadır. Bu aslında bireyin özgürlüğünün kaynağıdır. Eğer her birey kendi gerçeğini yaratıyor olsa idi dünya önyargılarla dolu bir yer olurdu. Oysa tek bir gerçeğin olması ve her bireyin o gerçeğe ulaşmak için araştırması dünyayı daha yaşanılır bir yer kılmaktadır.[10]


Yine Bireyin ön plana çıkarılması, yöneten, yönetilen ilişkilerinin gözden geçirilmesine, rıza ve meşruiyet kavramlarının tartışılmasına ve bu kavramların çerçevesinin çizilmesine neden olmuştur. Geç dönem Hıristiyan teologları, Roma İmparatorluğunun aşina olmadığı “rıza” kavramını da ilk kez dile getirerek bu kavramı görmezden gelen yönetimlere karşı itaat edilmeyeceğini vaaz ederek dikkatleri “insan, hak, hukuk ve “eşitlik” gibi kavramlara çevirirken;


Hıristiyanlığın ilk manifestosunda önemli bir yer tutan bu kavramlar Protestanlık öğretisi ile Modern düşüncenin önemli ivmelerinden birini yakalamış liberal düşünce ise,“birey” kavramının da mihmandarlığını yapmıştır. Liberalizmin en çok karşı olduğu kollektiviteyi bireye tahvil eden Calvinist ve Lutheryan düşünce ile Her insan kendi referansı ve papazı olarak kabul edilmiş bireyin merkez olarak kabul edilmesinin kuramsal temeli oluşturulmuştur. Bu temelin oluşmasında ve Liberal düşünürlerin nihai amaç olarak ulaştıkları birey düşüncesinin şekillenmesinde Protestanlığın insanı yeniden okuyan öğretisinin önemi çok fazla olmuştur.

Süreç içerisinde liberalizmin omurga kavramlarından birini oluşturan kurgulayıcı aklı red eden “rasyonel birey” kavramı İbn-i Rüşt, Farabi, Gazali, İbn-i Sina gibi Müslüman düşünürler tarafından insanın cüzi iradesi ile vahye eşlik ederek kendi dünyasını şekillendireceği referans olarak kabul edilmiştir. Kant’ın bilgi felsefesinin, kavramlaştırmanın dışında, Gazali ile tıpa tıp aynı oluşu; John Stuart Mill ve John Locke gibi liberal düşünürlerin “rıza” ve “temsile” dayalı yönetim anlayışı ile bireyin mutluluk ve özgürlüğünün toplumsal mutlululuğun ve özgürlüğün ön koşulu olduğu yolundaki tezleri Farabinin görüşlerinin tekrarı ve neredeyse aynıdır.


Farabinin El medinetü’l fazıla adlı eserinde hükümdarın adaleti ve adalet ehlini sevmesini ,istibdattan ve zalimlerden nefret etmesini, hem kendi akrabasından hem başkasından hak arayabilmesini istibdat kurbanlarının imdadına yetişmesini ,iyi güzel bildiği her şeyi desteklemesini ,kanunlar mucibince hareket etmesini….vaaz eden  düşünceleri siyasal iktidarın adil  kullanımına yönelik güçlü göndermelerdir.

    Reform ve Rönesans hareketinin arafesinde bir çok İslam düşünürünün eserleri tercüme edilmiş Aydınlanma dönemi filozofları İslam filozoflarına ulaşmak için önemli bir köprü kurmuşlardır.(mainstream) Klasik Liberal düşünce aydınlanma dönemine ve sonrasına eşlik ederek düşünce üreten Voltaire, Diderot, Hume, A. Smith, Kant, Locke, Ferguson, Montesquieu, Rousseau, Tocqueville, Bentham ve Mill gibi düşünürlerin düşüncelerinin bir sentezi olarak gelişmiştir.

 

 Gerek aydınlanma hareketi öncesinde ve gerekse daha sonraki süreçte aydınlar mutlakıyetçi rejimlere karşı ağır eleştiriler içerisine girmişler, eleştirinin dozunu yükselterek mutlakıyetçi rejimlerin yıkılmasına sebep olmuşlardır.

 

Aydınların neredeyse hepsi devletin yüceltilmesine karşı çıkmış, bir yandan bireyi yücelterek insan haklarına ilişkin Bu kazanımın kökünün ve dayanağının bu hakları koruyan yazılı yasalar ve hukuk metinlerine bağlı kalmaksızın insanlık onurundan ve doğal haklardan aldığını düşüncelerine dayanak yaparken diğer yandan  bireyin doğuştan gelen insan olması nedeni ile sahip olduğu hakların korunmasına da vurgu yapmışlardır. Ve neredeyse bu düşünürlerin tamamı insanın özgürlüğüne karşı çıkan siyasi ve sosyal projelerin bu karşı çıkıştan dolayı meşruluğunu yitirdiği hususuna dikkat çekmişlerdir.


    Siyaset teorisinde otoriteyi değil özgürlüğü merkeze alan ve insanların yaşamak, hürriyet ve mülkiyet sahibi olmak için doğal haklara sahip olduğunu ayrıntılı bir biçimde anlatan tezleri ile Locke, mutlakıyete ilk ciddi darbeyi indirmiş sadece yaşadığı dönemi değil kendisinden sonraki dönemi de şekillendirerek tabii haklar ve halkın egemenliği gibi konular üzerinde çalışan bütün düşünürleri etkilemiştir.[11]


    17. ve 18. Yüzyılların üç büyük devrimi olan İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimleri düşünsel köklerini Locke’un doğal hukuk doktrininden almıştır. Bu düşünce gelişip evrilerek her geçen gün daha yoğun bir şekilde felsefe hukuk ve siyaset teorisi gibi sosyal bilimlerin tartışmaların merkezine oturmuştur.


    Bu tartışmalar iki merkezde yoğunlaşmıştır. Birincisi, “insan hakları” ne olduğu ve nelerin bu hakkın kapsamı içerisinde bulunması gerektiği, ikincisi ise  ‘’ evrensel insan hakları ile yerel kültürün nasıl bir ilişki içerisinde olacağı veya ikisi arasındaki ilişkinin ve etkileşimin boyutunun’ nasıl olacağı tartışılmıştır.


    İnsan hakları ile ilgili referans metin olarak değerlendiren ve Yaşama, özgürlük, bağımsızlık ve din serbestliği olarak “dört temel ilkenin” vurgulandığı Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi insan haklarının evrensel boyutunun ve yerelliğin ipuçlarını da vermektedir. Bütün insanlar eşit yaratılmıştır; onları yaratan, onları belli vazgeçilmez haklarla donatmıştır; bu haklar arasında yaşama, özgürlük ve mutluluk arayışı vardır. Bu hakları güvence altına almak için, adil güçlerini yönetilenlerin rızasından alarak insanlar, aralarında hükümet kurarlar; herhangi bir hükümet ne zaman bu amaçlar için yıkıcı bir hale gelirse, insanların onu değiştirme ve yıkma, kendi güvenliklerini ve mutluluklarını en iyi sağlayacağını düşündükleri şekilde, güçleri örgütleyerek ve temel ilkelerini belirleyerek yeni bir hükümet kurma hakları vardır.[12] Bağımsızlık bildirisi insanın özgürlüğüne yönelecek her türlü baskıya karşı bireylerin meşru müdafaa hakları olduğunu, bu hakkın; özgürlüklerin yok edilmesi ve bireylerin mutluluğunun sağlanamaması halinde kullanılacağını vaaz etmiştir.

 

Bağımsızlık bildirisindeki devrimci çizgi sonraki dönemlerde hukukun azda olsa işlediği ülkelerde makas kırarak evrimleşmiş, Evrensel İnsan Haklar Bildirisi, Avrupa insan hakları sözleşmesi ve oluşan diğer içtihatlarla birlikte yeni bir sürece taşınmıştır. Bu süreçte devletin rolü ve bireyle devlet arasına girenlerin rolü tartışılmış. Hâkim Paradigmaların yeniden kurgulanması zaruri olmuştur. Yeni paradigmanın merkezinde hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü konuşlanmıştır. Bu paradigmanın en önemli savunucularından Hayek hukukun üstünlüğü ya da hukuk devletini, devletin eylem ve faaliyetlerinde, önceden açıkça ilan edilmiş kurallara göre hareket etmesi olarak tarif etmiştir.[13] Hayek Hukukun üstünlüğüne bağlı bir hükümetin soyut yasaların dışına çıkarak ani araya girmeler yoluyla bireysel aktiviteleri engelleyemeyeceğini; Bireylerin önceden kabul edilmiş genel yasalara göre öngörüde bulunup bir takım planlar yapmalarının önüne geçilmesini hukukun üstünlüğü idealiyle de bağdaşmayacağını dile getirmiştir.[14]  Gerçekten de hukukun üstünlüğü idealine erişmek için yönetimlerin bireyi çalışmalarının merkezine yerleştirmeleri gerekmektedir. Devletin bu amaca ulaşabilmesi hukukun evrensel ilkelerine ve insanoğlunun binlerce yıllık kazanımına uygun hareket etmesi gerekmektedir. Aksi halde bu vazgeçişte toplumun bazı fertlerinin bazı hakları ellerinde bulundurmaya devam etmesi sözleşmenin butlanına sebep vereceği gibi. Böyle bir sözleşme varlığını korusa bile bu şekliden öteye geçemeyeceğinden yok hükmünde olacaktır. Çünkü bu sözleşmenin taahhüt eden tarafı belli olmadığından, Taahhüt eden rolüyle aynı düzlem içerisinde olan bir gurup azınlığın sözleşmenin tarafı olarak yer alması daha üstün bir muktedirin belirsizliği sonucunu doğuracaktır. bu sonuç bütün vazgeçişleri anlamsız hale getireceğinden doğal yaşama dönülecek konsensüsle sağlanmış birlik dağılacak kargaşa (Toplumsal olayların çığırından çıkışı )ve anarşi kaçınılmaz olacaktır. Kaosun önlenmesi adı altında devlet gibi hareket eden kamu görevlileri veya özel kişiler bireyleri takip ederek fişleyecek, bitmeyen sorgular başlayacak, işkencenin uygulandığı suçlu ve suçsuz ayırımı yapılamadığı kıyıcı bir sürece girilmiş olacaktır. Bu süreçte Devlet yönetimini ele geçirenler istibdada başvurarak, zoru tek çözüm olarak topluma dayatacak ve ihtilaller mantığını kaosun yarattığı meşruluktan ve dayatmalardan alacaktır. Zora dayalı konsensüs varlığını sürdürmek için şiddetten beslenecek her şiddete başvurulduğunda ise konsensüs biraz daha zayıflayarak yeniden kaosa doğru bir sürecin kilometre taşlarını döşemiş olacaktır. Şiddet kaostan, kaos ta böylelikle şiddetten beslenecektir. Latin Amerika ülkelerindeki ve bir çok gelişmemiş ülkelerdeki şiddet kaos ilişkisi bunun en güzel örneğidir.

Siyasi iktidarın Meşruluğunun ikinci dayanağı ise zorun yerine rızanın geçirilmiş olmasıdır. Toplumsal düzlem içerisinde birçok insanla bazı yönlerimiz benzerken birçoklarıyla da inanç, din ve felsefi düşünce ve değerler noktasında ayrılmaktayız. Sosyal olaylar Hedeflediğimiz yaşam tarzı ile yaşadığımız yaşam tarzı arasındaki fark  ve bu ayrışmaya yönelik süreçlerle birleşerek potansiyel ekonomik sosyal ve kültürel çatışma ortamına zemin hazırlamaktadır. Her çatışmanın ekonomik dini felsefi görüş farklılığıyla beslenmesi farklı olanın ayrışmasının seyrini  ve  çatışmaya yönelen  süreci, şiddetin büyüklüğünü de belirlemektedir. Bu belirleyicilik her bireyin fert fert kendi duygu düşüncesini, gücünü kendisini odak noktası yaparak yalnız başına bir bireymiş gibi ortaya koyması mikro düzeyde çatışmalara, grup olarak ortaya koyması halinde ise önlenmez toplumsal çatışmalara neden olacağı öngörüsünü oluşturur. Bu öngörüden hareketle ulus, Demokrasi ve birlikte yaşam kültürü oluşturulur, toplumsal konsensüsü sağlar ve her birey kaosu önlemek ve kamu düzenini tesis etmek adına kendisi için bütün haklarından feragat eder. Bireyin devlet adına toplumsal mukavele ile vazgeçişi bu Feragatin çekirdeğini oluşturur.

Bütün modern hukuk Devleti teorilerinin dayanağını oluşturan bu vazgeçiş toplum sözleşmesi olarak dile getirilmektedir. Sözleşme gereğince birey Bütün haklarını üst bir güç ve otorite olarak devlete devretmektedir. bu devir ile İlk aşamada, herkes kendisininkini tamamen devredeceği için koşullar herkes için eşit olmakta ve koşullar herkes için eşit olacağından da hiçbir kişinin çıkarı geri kalanlar için bir külfet oluşturmayacaktır. Zira bütün haklarından feragat edip onları bir bütün olarak topluma devreden her bir üye kendisinden başka kimseye boyun eğmediği ve daha önce olduğu kadar özgür kaldığı bir birliği tesisini sağlamış olmaktadır. Bu birlik bireylerin başkalarının iradesine bağlı olmadan, başkalarının belirlediği amaçlar uğruna çaba sarf etmeye zorlanmadan kendi iradesiyle var olma ve kendisinin tercih ettiği amaçlara bağlanarak özgürlüğünü sürdürme idealini ve kazanımlarının Kanun hâkimiyeti altında korunmasını isteme ve talep etme hakkını içermektedir.

 Bu hak egemenliğin tanrısal kaynaklı olduğu üzerine devlet ve birey ilişkisini oturtan, yasama yargı ve yürütmesini bu kaynağı referans olarak düzenleyen devletlerin değil demokrasi ile yönetilen, cumhuriyet rejimlerinin egemen olduğu sosyal hukuk devletlerinin birey ve devlet ilişkisinin mantığını açıklamaya yöneliktir. Bu metin ve bu metinin kaynağını aldığı metinler sonraki yıllarda günümüz modern hukuk devletlerinin yönetim devlet ve birey ilişkisinin temelini oluşturmuştur. Örneğin Thomas Hobbes mutlak güç ve yetkilere sahip egemen bir devleti ifade ettiği ünlü "leviathan" adlı eserinde vazgeçişi ve devletin oluşumunun mantığı diğer vazgeçiş teorisyenleri ile aynı mantık çerçevesinde anlatmakta vazgeçişi mutluluğun sağlanması ve de daha üstün bir muktedirin varlığı için zorunlu görmektedir. Onları (vatandaşları) yabancıların istilasından koruyabilmenin, birbirlerine zarar vermekten engellemenin, kendi sanayilerini ve yeryüzünün meyvelerini güvence altına almanın yolu bütün gücü ve kudreti bir tek insan ya da insanların meclisine vermektir... (Toplumda yaşayan) insanlar birbirlerine ‘ben haklarımdan vazgeçiyorum ve tüm haklarımı bu insana ya da insanların meclisine veriyorum’ demelidirler. Böylece bütün güç ve kudret tek bir insanda toplanır. Bu DEVLET ya da Latince CIVITAS olarak adlandırılır. Bu büyük LEVİATHAN‘ın doğması demektir. [15]

 Hobbes gibi birçok düşünür vazgeçişin insanın mutluluğu için olmazsa olmaz koşul olduğunu güçlü şekilde dile getirmelerine rağmen Devletin toplumun güvenliğini sağlama ve muhafaza etme niyetine rağmen, onun sahip olduğu gücü kötüye kullanmaya eğilimli bir kurum olduğuna tarihin hemen her sayfasında şahit olunmuştur. 4] Birey ile devlet arasındaki bu vazgeçişin kötüye kullanmanın önüne geçilmesi amacı ile devletin temel yapısı, örgütlenişi, işleyiş kuralları ve kişilerin haklarını güvence altına alan insan hak ve özgürlüklerinin elde edilmesi ya da genişletilmesi için devlet gücünü kullananlara karşı ve bunların yetkilerini sınırlanması amacı ile üstün hukuk kurallarından oluşan anayasal metinler hazırlanmıştır. Bu metinler devletin bekasını korumayı amaçlamamıştır. Bu metinler de bir toplumu oluşturan sınıf ve katmanlarla, farklı etnik, dinsel ve kültürel toplulukların bir arada yaşamalarını sağlayacak temel ilkeleri belirterek, devlet iktidarın sınırlandığı, kazanılmış hakların, temel değerlerin ve ortak ideallerin korunduğu özgürlük, eşitlik ve adalet ilkelerinden taviz verilmeyerek hayata  geçirilmesi, bireyin korunması, özgürlüklerini yaşayabileceği eskisinden daha özgür bir yaşamın sağlanması amaçlanmıştır.

 Bu amaç Bireyin devlet için değil, devletin birey için var olduğu anlayışını anayasal metinlerin referans ve çıkış noktası olarak belirlemiştir. Fakat uygulamada düalist bir bakış açısı ile ikilem içerinse girilmekte hem anayasal metinler toplumsal sözleşme olarak belirtilmekte hem de bireyin devlet için olduğu düşüncesi hayata geçirilerek devletin insandan bağımsız ve insanın üstünde, bir varlık olarak algılanması sağlanarak kutsal devlet anlayışına vurgu yapılmaktadır. bu vurgu ile rejimin rengi yöneten yönetilen ilişkileri şekli olarak tespit edilmiş fakat içerik olarak bu kavramlar ile vurgu yaptığı kavramların yerine kutsal devlet anlayışı yerleştirilerek hakim paradigma oluşturulmuştur. Hakim paradigmanın devleti bireye karşı koruyan ve devleti yücelten düşüncesi zaman içerisinde idare ajanının kendisini devlet olarak görmesine bir zaman sonrada devletin yerini alarak işlem ve eylemleri ile denetlenemez noktaya gelmesine neden olmuştur.

Bu vazgeçişe rağmen kazanımlarından vazgeçmeyerek toplumun bütünün vazgeçişini anlamsız kılan bir gurup azınlık anayasal sürece girdiğimizden beri anayasaları, kendi ihtiyaçlarını gideren, toplumun diğer bireylerini zapturapt altına alan, elitist kazanımlarının korunmasına yönelik bir belge olarak görmüşlerdir.

 Bu metnin gerçek bir sözleşme olarak düzenlemesini isteyen kişiler Devlet aygıtının denetlenmesini istemeyen ve hukuka ve hakkaniyete aykırı düşen kazanımlarını koruma güdüsü ile hareket eden hâkim sınıf tarafından muhalif olarak ilan edilmiş kimi zaman devlet düşmanı, kimi zaman sistemi yıkmayı amaçlayan potansiyel güç olarak görülmüşlerdir. Üstelik muhalif olarak belirlenen kişilerin tasfiyesi insanoğlunun binlerce yıllık kazanımı olan kavramlar üzerinde yapılarak bu ülkenin harcı, mayası ve geleceği olan kitleler üzerine hukuk keskin bir kılıç veya kırbaç gibi şaklatılmıştır. hatta hakim sınıf içerisindeki kutsal devlet anlayışından beslenen ve birbiri ile çatışan farklı güç odakları ortak mevzileri kullanmaktan çekinmemişlerdir. Devlet erkini kullanan güçler tarafından ortak çalışmanın ürünü olarak hazırlanan Anayasaların topluma dayatılması da bu anlayışın ürünüdür.

 Kaynağını Newton ve Descartes’in düşüncelerinden alan bu mekanist anlayış, “ya/ya da” şeklinde formüle edilmektedir. bir şey ya “doğrudur”, ya da “yanlıştır”, ya “iyidir” ya da “kötüdür”. Şeklindeki tek doğru inancı sosyal ve siyasal düzlemde inanmayanları dönüştürebiliyorsa dönüştürmeyi, değilse yok etmeyi öngörür.[16] Bu yanılsamaya dayalı eğilim zamanla yaygın bir alışkanlık, bir tür ideoloji haline  gelerek bilimsel bilginin doğasını etkileyecek tehlikeli bir hal almış önemli bütün sorun ve soruları önemsizleştirerek akıldışı bulmuştur.

 Yasaklamalar Ve tek doğru üzerine kurulan paradigmalar uzun ömürlü olamayacaktır. Zira mevcut paradigmaların bile gelişen şartlar karşısında cevap bulamayışları bu hususun doğruluğuna karine teşkil etmektedir. Her insanın düşüncesi kendi parametreleri içinde değerlendirilmeli ve kendi içinde doğru olarak Kabul edilmelidir. Bir düşüncenin doğruluğunun ölçüsü bir  başka düşünce değildir. Bir düşüncenin doğruluğunun ölçüsü o düşüncenin “tutarlı” bir düşünce olup olmadığıdır.

Thomas Samuel Kuhn un değerlendirmesi çok anlamlıdır. kuhn Zaman geçtikçe benimsenen paradigma tarafından çözülemeyen birtakım problemler ve bunların  ardından da bir bunalım ortaya çıkar. Geçerli paradigmanın bunalıma düşmesinin ardından, kavramsal bir devrimle onun yerini yeni bir paradigma alır. Yeni paradigma,ortaya çıktıktan sonra önceki paradigmayı benimseyen bilim topluluğu tarafından tepkiyle karşılanır.Bu arada yeni paradigmayı ortaya koyan bilim adamının çevresinde onun bakış açısını benimseyen bilim adamları dolmaya başlar. Bir paradigmadan diğerine geçişte psikolojik ve sosyolojik, faktörler işe karışması ile Eski paradigma içinde baskısı duyulan bir takım anomalilerin, yani alışılmışın dışındaki soruların cevaplandırılması zorlaşır. Aralarında çekişme sürer eski paradigma yeni paradigmanın karşı konulmaz gücü karşısında teslime razı olur. Bu çekişme yaşlı bilim adamları öldükten sonra biter. Diyerek belirli bir süre boyunca normal yürürlükte olan bir paradigmanın, olgu ve olaylar karşısında gücünü gittikçe yitirerek daha sonra yavaş yavaş bir takım anormalliklerle, uyuşmazlık ve uygunsuzluklarla karşılaştığını bilimsel bir şekilde açıklamıştır...



[1] Liberalizmde birey olarak ana malzemeyi teşkil etmiş, Liberal düşüncede önemli bir tema olarak görülmekte olan “mutluluk” temasının tarihsel arka planında bu akımları görmek mümkündür.

 

[2]  İnsan Hakları ve Kültürel Rölativizm Arş. Gör. A. Vahap COŞKUN

 

[3] Seyit Ahmet Atak*  sofistlerin eşitlik adalet ve özgürlük kavramlarına yükledikleri içerik ve yasa anlayışları

[4]Rom 13:1-7 

 

[5] Rom 13:1-7

[6]1 Petrus (1 Peter) İmanlılara, yöneticilerle yönetimlere bağlı olmaları, söz dinlemeleri ve iyi olan her şeyi yapmaya hazır olmaları gerektiğini hatırlat. Kimseyi kötülemesinler. Kavgacı değil, uysal olsunlar. Tüm insanlara her zaman yumuşak davransınlar

 

[7] Hirodes Yanlıları Hz İsaya  'Öğretmenimiz' dediler 'Senin dürüst biri olduğunu, Tanrı yolunu dürüstçe öğrettiğini, kimseyi kayırmadığını biliyoruz. Çünkü insanlar arasında ayrım yapmazsın. Peki, söyle bize, sence Sezar'a vergi vermek Kutsal Yasa'ya uygun mu, değil mi?' 'İsa onların kötü niyetini bildiğinden, 'Ey ikiyüzlüler!' dedi. 'Beni neden deniyorsunuz? Vergi öderken kullandığınız parayı gösterin bana!' O'na bir dinar getirdiler. İsa, 'Bu resim, bu yazı kimin?' diye sordu. 'Sezar'ın!' dediler. O zaman İsa, 'Öyleyse Sezar'ın hakkını Sezar'a, Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya verin' dedi. Luk 20:25  Mat 22:20-21

 

[9] Kadir Çüçen. Orta Çağ Felsefesi Tarihi. İnkilap Kitabevi, İstanbul, 2000, s. 61

[10] A.g.e., s. 62.

 

[11]  İnsan Hakları ve Kültürel Rölativizm Arş. Gör. A. Vahap COŞKUN

[12] Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi

[13] Hayek, F.A., Kölelik Yolu (çev. Turhan Feyziğlu-Yıldıray Arsan), Liberal Düşünce Topluluğu Yayını, Ankara 1995, s. 76 

 

[14] Hayek, Kölelik, s. 77 

[15] Leviathan Tevrat ve İncil'de kötülüğü temsil eden bir su canavarının adı olarak geçmektedir. Bu kavram 1651 yılında Thomas Hobbes'un ünlü "leviathan" adlı eseri ile mutlak güç ve yetkilere sahip egemen bir devleti ifade etmek üzere kullanılmıştır

[16] John C. Calhoun 

 

 

 

 


Favori olarak ekle (0) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 229

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

 
< Önceki   Sonraki >