|
KARŞI İMZA KURALI, MÜŞTEREK KARARNAMELER, CUMHURBAŞKANI’NIN MÜŞTEREK KARARNAMELERDEKİ TUTUMUNUN ANAYASA VE PARLAMENTO HUKUKU AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
Cumhurbaşkanına, 1982 Anayasasında parlamenter sistemden çok başkanlık sistemine yönelen kapsamlı yasama, yürütme hatta yargıyla ilgili bir çok yetki verilmiştir. Birtakım atamaların Cumhurbaşkanı tarafından tek başına yapılması öncelikle demokrasi ilkesine aykırıdır. Çünkü Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmemektedir. İkinci olarak parlamenter hükümet sistemine aykırıdır. Çünkü Cumhurbaşkanı sorumsuzdur, oysa bu ilke sorumsuz makamların yetkisiz olmasını gerektirir.
Üçüncü olarak hukuk devleti ilkesine aykırıdır. Oysa hukuk devleti ilkesi idarenin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi olmasını gerektirir.
Cumhurbaşkanının yargı ile ilgili yetkilerinin kaldırılması kuvvetler
ayrılığı ilkesine ve hukuk devletinin ögelerini oluşturan yargı
bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ilkelerine uygundur. Bu nedenle,
Cumhurbaşkanının, 104 üncü maddenin ( c ) bendindeki “Anayasa
Mahkemesi Üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısını, Başsavcıvekilini, Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu üyelerini seçme” konusundaki yetkisinin kaldırılması ve bu
görevlere yapılacak seçimler için 1961 Anayasasının öngördüğü şekle
benzer bir düzenleme getirilmesi isabetli olacaktır. (1961 Anayasası
m.133, f. 3, m.140, f, m.143, f.1)
Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde
halkoyuna sunmak yetkisinin Cumhurbaşkanından alınması da demokrasi
ilkesine uygundur. Asli Anayasa koyucu olan halkın temsilcilerinden
oluşan bir Meclisin yüksek bir nitelikli çoğunlukla kabul ettiği bir
Anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulup sunulmamasına karar vermeyi
doğrudan halk tarafından seçilmemiş bir organa bırakmak demokrasi
ilkesi ile bağdaşmaz.
Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar verme
yetkisinin Cumhurbaşkanından alınması parlamenter hükümet sistemine
uygundur. Bu sistemde parlamento, hükümeti düşürmek istediğinde çeşitli
yöntemlere başvurarak ona karşı güven beslemediğini açığa vurur.
Parlamentonun bu çok etkili silahı karşısında hükümet de ona karşı
güven beslemediğini açığa vurur.
Parlamentonun bu çok etkili silahı karşısında hükümet de aynı etki
gücünde bir silahla donatılmıştır. Aksi halde yasama organı yürütme
yürütme organı üstünde bir otoriteye sahip olur, rejim gerçek
özelliğini yitirip meclis hükümet sistemine benzer bir rejim haline
gelebilirdi. Parlamentodan güvensizlik oyu alarak iktidarı terk etmek
durumunda kalan hükümet, izlediği siyasetin kamuoyu tarafından
onaylandığında ve yeni seçimler sonucunda seçmenlerin bu siyaseti
onaylayacaklarına inanıyorsa istifa etmek yerine parlamentonun feshini
Devlet Başkanından ister.
Parlamenter rejimde, meclis çoğunluğu ile hükümet arasında bir bütünlük
olduğu için, devlet başkanının parlamentoyu tek başına feshi, aktif
politikaya katılmak sonucunu doğurur.
Devlet Başkanına kişisel politika izlemek imkanı verilmiş olur. Oysa
parlamenter rejimde, Devlet Başkanının aktif politika dışında kalması
gerekir. Fesihten sonra yapılacak seçimlerde, gene eski çoğunluk
parlamentoda varlığını sürdürecek olursa, Devlet Başkanının tutumu halk
tarafından benimsenmediği için görevden ayrılması gerekir. Bu nedenle
seçimlerin yenilenmesini, hükümetin Devlet Başkanından istemesi
isabetlidir.
1961 Anayasası ile Anayasa hukukumuza getirilen parlamenter hükümet
sistemi, 1982 Anayasasında da korunmuştur. Anayasaya göre
Cumhurbaşkanı, devlet sistemi içindeki yeri bakımından temelde 1961
Anayasasından farklı değildir.
Ancak Anayasada ( madde 104 ) parlamenter sistemlerde pek görülmeyen
kimi yetkilere sahip bir Cumhurbaşkanı statüsü kabul edilmiştir.
Anayasanın 104 ncü maddesinde Devletin başı olduğu ve Türk milletinin
birliğini temsil ettiği belirtilen Cumhurbaşkanı 8 nci maddeye göre
yürütme yetki ve görevini Bakanlar Kurulu ile birlikte kullanır ve
yerine getirir.
Devletin başı olan Cumhurbaşkanı Anayasada yürütme organı içinde kabul
edilmiş ve aynı zamanda yürütmenin de başı sayılmıştır. Bu sıfatla da
104 ncü maddede “gerekli gördüğü durumlarda Bakanlar Kuruluna başkanlık
etmesi” öngörülmüştür.
Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulundan ayrı bir konumu bulunmasına karşın
yürütmeyi oluşturan Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu birbirinden
bağımsız işlemler yapma yetkisine sahip değillerdir.
Anayasanın 8 nci maddesinde “Yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanının
da yürütme organının başı olması nedeniyle yetki ve görevini tek başına
kullanıp yerine getiremeyeceği ancak ilgili bakan ve Başbakanla
birlikte kullanacağı Anayasanın 105 nci maddesinde ifade edilmiştir.
Buna göre Cumhurbaşkanının Anayasa ve diğer yasalarla tek başına
yapabileceği belirtilen işlemler dışında kalan yürütme kapsamındaki
bütün kararlarının hukuksallık kazanabilmeleri için Başbakan ve ilgili
Bakanlar tarafından imzalanmaları, Başbakan ve tüm bakanların
imzaladıkları “Bakanlar Kurulu Kararnamesi” ile yalnızca Başbakan ve
ilgili Bakanın imzasını taşıyan “müşterek kararnamenin” de geçerlilik
kazanabilmesi için Cumhurbaşkanı tarafından imzalanması anayasal bir
zorunluluktur.
Anayasanın 104 ncü maddesinde “kararnameleri imzalamak”
Cumhurbaşkanının yürütme alanına ilişkin görev ve yetkileri arasında
sayılmıştır.
Geleneklere dayalı bir kurallar ve kurumlar düzeni olan parlamenter
sistemde önemli devlet işlemlerinin tümü Devlet Başkanının imzası ile
tamamlanır.
Bugünün parlamenter sisteminde yürütme sorumluluğu hükümettedir.
Bunun sonucu olarak da günümüzde Devlet Başkanının bir kararının
Başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanmasından çok, aslında
Başbakan ve ilgili Bakanlar tarafından alınan bir kararın Devlet
Başkanınca imzalanarak biçimsel olarak tamamlanması söz konusudur. Bu
nedenle de sorumluluğunu hükümetin taşıdığı kararnameler hakkında
Cumhurbaşkanının uyarı ve tavsiyede bulunmaktan öte direnmesi sistemin
özelliğine ters düşer.
Cumhurbaşkanına tanınan bütün bu yetkilere karşın sistem özde
parlamenter demokrasi olduğundan ve sorumluluk da hükümette
bulunduğundan Anayasaya ve yasalara aykırı olmadıkça Cumhurbaşkanının
Bakanlar Kurulu işlemlerini siyasal yerindelik yönünden denetlemeyip
imzalamak zorunda olduğu açıktır.
Anayasada tarafsızlığını sağlama konusunda özen gösterilen
Cumhurbaşkanı, siyasal yaşamda bir denge ve kararlılık ögesi olarak
düşünülmüş, çoğunluk partisinin emrinde bir yürütme aracı, hiçbir yetki
sahibi olmayan “simgesel” bir Devlet Başkanı durumuna sokulması
amaçlanmamıştır. Bu nedenle hukuka aykırı bir işlem söz konusu
olduğunda Cumhurbaşkanının tutumu da farklı olabilecektir.
Çünkü Cumhurbaşkanının sorumsuzluğu onun hukuka aykırı kararnameleri
imzalamak zorunda olduğu biçimde yorumlanamaz. Böyle bir anlayış her
şeyden önce Cumhurbaşkanının Anayasanın 103 ncü maddesinde öngörülen
andına aykırı düşer. Anayasanın 11 nci ve 138 nci maddeleri de
Cumhurbaşkanını bağlar.
Bütün bu irdelemeler Anayasa Mahkemesinin 27.4.1993, 37/18 tarih ve
sayılı kararındaki aşağıdaki görüşe uygundur. Mahkeme bu kararında:
“Cumhurbaşkanının mahkeme kararına aykırı düşecek bir Bakanlar Kurulu
Kararnamesini imzalamak zorunda kalması Anayasaya bağlı kalmak,
Anayasayı uygulamak, savunmak görevleriyle bağdaşmaz.
Hatta Cumhurbaşkanı, bunları imzalamamakla yükümlüdür.” Görüşünü savunmaktaydı.
Doktrinde (Özbudun E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara 1998 s.298; Duman
İ.H., Anayasa Sözlüğü, Kartal 1996, 133 vd; Gözler K., Türk Anayasa
Hukuku Dersleri Bursa 2000, s.351) ve yukarıda belirtilen Anayasa
Mahkemesi Kararında (27.4.1993, E:1992/37, K:1993/18, AMKD.,
S.31.s.115) savunulan yukarıdaki görüş Bakanlar Kurulu Kararnameleri ve
Ortak Kararnameler için geçerlidir. Yani bu tür kararnameler söz konusu
olduğunda Cumhurbaşkanı Bakanlar Kurulunun hukuka uygun kararnameleri
üzerinde siyasal yerindelik denetimi yapamaz ama Cumhurbaşkanının
Bakanlar Kurulunun hukuka aykırı kararnamelerini imzalamak zorunluluğu
yoktur.
Kanun Hükmünde Kararnamelere gelince:
Bu tür işlemler özellikle gereksinimlere cevap vermek ve bu alanda
gelişen ekonomik alana müdahalesi gereksinimlerine cevap vermek ve bu
alanda gelişen teknolojiye paralel olarak kararların hızla alınmasını
sağlamak amacıyla, önemli, ivedi ve zorunlu hallerde başvurulan,
yürütmeyi güçlendiren ve ona etkili düzenleme yetkisi veren işlemler
olarak Batı demokrasilerine girmiştir.
1982 Anayasasının öngördüğü rejimde KHK’ler Anayasanın 7 nci
maddesindeki yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine istisna
olmadıkları gibi fonksiyonel bakımdan da yasama işlemidir.
Anayasanın 8 nci maddesiyle yürütmenin anayasaya uygun olarak
kullanılabilen bir yetki olarak düzenlenmiş olması da bu amaca ve
yoruma uygundur. (Tanör B., Yüzbaşıoğlu N., 1982 Anayasasına göre Türk
Anayasa Hukuku, İstanbul 2001) Anayasa Mahkemesinin KHK’lerin hukuki
niteliğine ilişkin içtihadı da bu yöndedir. 1982 Anayasasının 91 nci
maddesi uyarınca çıkarılan KHK’lerin Türk hukukundaki kurallar
kademelendirilmesinde, kanunlarla eşdeğer yere ve hukuki güce sahip
olduğu açıktır.
KHK’lerin hukuki rejiminde ikinci aşama yetki kanununa dayanarak Bakanlar Kurulu’nunun KHK çıkarmasıdır.
Kararname Cumhurbaşkanının yetkilerini kullanmasının hukuksal bir
biçimi olduğuna göre, KHK’lerin Cumhurbaşkanınca imzalanacağından kuşku
yoktur.
Yani KHK’ler yürütmenin iki organı olan Cumhurbaşkanı ve Bakanlar
Kurulunun birlikte hayat verecekleri bir işlem türüdür. Dolayısyla
KHK’ler tıpkı tüzükler gibi Cumhurbaşkanınca imzalanıp kanunlar gibi
yayımlanır. Cumhurbaşkanına tanınan KHK’leri imzalama yetkisi, ona KHK
metnini “bir kez daha görüşülmek üzere” Bakanlar Kuruluna geri gönderme
yetkisini de verir.
Ancak Cumhurbaşkanının bir kez daha görüşülmek üzere geri gönderdiği
KHK, Bakanlar Kurulunca tekrar imzaya sunulduğunda, artık Cumhurbaşkanı
bu KHK’yi imzalayıp yayımlamak zorundadır. Yani Cumhurbaşkanına tanınan
KHK’leri imzalama yetkisi kendisine sunulan KHK metnini bir kez daha
görüşülmesi için Bakanlar Kuruluna uyarı mahiyetinde geri gönderme ile
sınırlıdır.
KHK metni ile ilgili Bakanlar Kurulunun ısrar eden iradesi karşısında Cumhurbaşkanının direnme yetkisi yoktur.
Bu nedenle, memurların disiplin suç ve cezalarını düzenleyen KHK’lerin,
Cumhurbaşkanı tarafından, bu konunun KHK ile düzenlenemeyeceği ve
dolayısıyla Anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile uyarı mahiyette ve
bir kez daha görüşülmek üzere Bakanlar Kuruluna geri göndermesi
Anayasaya aykırı bir davranış değildir.
Ancak Bakanlar Kurulunun KHK da ısrar etmesi üzerine, tekrar önüne
gelen KHK’yi Cumhurbaşkanının imzlayıp yayımlaması gerekirken, ikinci
kez Bakanlar Kuruluna geri göndermesi, Cumhurbaşkanının imza yetkisini
vetoya dönüştürmesi ve Anayasa Mahkemesinin yerine geçen bir durum
oluşturması nedeniyle Anayasaya aykırı düşmüştür. (Tanör B.,
Yüzbaşıoğlu N., 1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku, İstanbul
2001 s. 375, Yüzbaşıoğlu N., Memurların Disiplin Suç ve Cezalarını
Düzenleyen KHK Sürecinde Üç Temel Sorun, Milliyet 30.8.2000)
Cumhurbaşkanı gerek kanun hükmünde kararnameleri, gerek Bakanlar Kurulu
kararnamelerini, gerekse müşterek kararnameleri imzalamayı reddetme
yetkisine sahip değildir. Bunun başlıca üç nedeni vardır: Bir kere,
Cumhurbaşkanı sorumsuzdur. İkinci olarak Cumhurbaşkanı demokratik
meşruluktan mahrumdur.
Üçüncü olarak Cumhurbaşkanının imza yetkisi, bir tevsik etme yetkisinden ibarettir.
Bir kararname ülkenin genel yararına aykırı sonuçlar doğurmuş ise,
bunun TBMM`ne karşı gensoru yoluyla hesabını verecek organ
Cumhurbaşkanı değil, Bakanlar Kuruludur. Bir kararname ile suç işlenmiş
ise, meclis soruşturması usûlüyle suçlandırılıp Yüce Divanda
yargılanacak olan kişi, Cumhurbaşkanı değil, Başbakan ve bakanlardır.
Bir kararname ile özel kişilere birtakım zararlar verilmiş ise,
mahkemelerin haklarında tazminata hükmedeceği kişi, Cumhurbaşkanı
değil, başbakan ve bakanlardır.
Cumhurbaşkanı’nın kararnamelere attığı imza, bir irade işlemi değil,
bir tevsik etme işlemiyse, Cumhurbaşkanının kararnameleri imzalamayı,
mevsukiyet sebebiyle reddedebileceğini, ama mevsukiyet dışında kalan
sebepler ile reddedemeyeceğini söyleyebiliriz. Üstelik Cumhurbaşkanının
“tevsik etme” yetkisi, bir idarî yetki olarak, “bağlı yetki ”
niteliğindedir. “Bağlı yetki” kullanan bir organın bu yetkisini,
gerekli şartlar ortaya çıktığında kullanma zorunluluğu ve gerekli
şarlar eksik olduğunda ise kullanmayı reddetme zorunluluğu vardır.
Şöyle ki, Cumhurbaşkanı, yaptığı araştırma sonucunda, kendisine imza
için sunulan Kararnamenin mevsuk olmadığını tespit ederse, Kararnameyi
imzalamayı reddetmek zorundadır.
Bu şekilde mevsuk olmayan bir kararnamenin yürürlüğe girmesi
engellenmiş olacaktır. Örneğin Cumhurbaşkanı, kendisine sunulan
Kararnamenin yasal Bakanlar Kurulu tarafından değil, bir darbeci grup
tarafından yapıldığını tespit ederse veya yasal Bakanlar Kurulunun, bu
kararnameyi, yasa dışı bir grubun cebir ve tehdidi altında kabul
ettiğini anlarsa, bu kararnameyi imzalamayı reddetmekle yükümlüdür.
Keza Cumhurbaşkanı Bakanlar Kurulu kararnamesinde, Başbakanın veya
herhangi bir bakanın imzasının eksik veya sahte olduğunu tespit ederse,
bu kararnameyi imzalamayı reddetmek zorundadır.
Nihayet, Cumhurbaşkanı, Resmî Gazetede yayımlanmak üzere kendisine
sunulan kararnamenin metninin, Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilen
asıl metinden farklı olduğunu görürse, bu kararnameyi de imzalamamak
ile ödevlidir.
Ancak Cumhurbaşkanı, yukarıda sayılanların dışında kalan başka hiçbir
sebeple Bakanlar Kurulu kararnamesini imzalamayı reddedemez.
Cumhurbaşkanı kararnameyi, kamu yararına uygun olmadığı gerekçesiyle
imzalamayı reddedemeyeceği gibi, hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle de
reddedemez. Buna niçin yetkisinin olmadığını yukarıda gösterdik.
Bir kararnamenin kamu yararına uygun olup olmadığını takdir edecek
makam Bakanlar Kuruludur veya -müdahale etmek isterse- Türkiye Büyük
Millet Meclisidir. Bir Bakanlar Kurulu kararnamesinin hukuka aykırı
olup olmadığını inceleme yetkisi usûlüne uygun olarak açılmış bir dava
varsa Danıştay’a aittir. Söz konusu kararname, bir kanun hükmünde
kararname ise, hukuka uygunluğunu inceleme yetkisi Anayasa Mahkemesine
aittir.
Cumhurbaşkanının kararnameleri kamu yararına aykırılık düşüncesiyle
reddetmesi Bakanlar Kuruluna; hukuka aykırılık düşüncesiyle reddetmesi
ise Danıştay ve Anayasa Mahkemesine ait olan bir yetkiyi gasbetmesi
anlamına gelir.
Oysa sayın Cumhurbaşkanımız kendisine sunulan kararnamelerin
mevsukiyetini değil, hukukîliğini ve siyasal yerindeliğini incelediği
anlaşılmaktadır.
Favori olarak ekle (0) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 153
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. |