Kapatılmamışlık paradoksu ve reform ihtiyacıPROF. DR. LEVENT KÖKER - Yazdır E-posta
Perşembe, 14 Ağustos 2008

14/08/2008  ZAMAN

Anayasa Mahkemesi'nin AK Parti hakkında vermiş olduğu, Parti'yi Hazine yardımının yarısından mahrum bırakma yönündeki karar ile birlikte, bugün Anayasa Mahkemesi, Türkiye siyâsetinin en güçlü kurumu hâline gelmiş bulunmaktadır. Mahkeme, kısa bir süre önce, Anayasa'nın 10. ve 42. maddesindeki değişiklikler hakkında, Anayasa'nın getirdiği açık kısıtlamaları bertaraf ederek verdiği iptal kararıyla, TBMM'nin yasama yetkisi üzerinde etkili bir vesâyet denetimini fiilen tesis etmişti. Şimdi de, kapatma davasında verilen kararla birlikte de, yasama çoğunluğunu ve buna dayalı olarak yürütme organını elinde bulunduran AK Parti üzerinde de bir vesâyet denetimi kurulmuş olmaktadır.

GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Dünkü Radikal'in haber başlığıydı: "AKP yoğurdu üfleyerek yiyecek!" Kastedilen, Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen'in kamuoyuna "ilkokullara dahi mescit getiriliyor" türünden bir algılamayla yansıyan kanun taslağı, daha doğrusu bu taslağın Anayasa Mahkemesi'ne yeni bir dava için "delil" oluşturabileceği endişesiydi.

Buradaki "endişe" tâbiri, haberi veren gazetenin yorumu diye anlaşılabilirse de, durum böyle görünmüyor. Aynı haberde yer verilen Parti Genel Sekreterliği'nin "Taslakta yer alan hususların Partimiz Tüzük ve Programı ile uyumlu olmadığı, partimiz yetkili organları tarafından benimsenmediği ve onaylanmadığı, belirlenmiştir." açıklaması, aslında endişenin AK Parti bakımından basbayağı gerçek olduğunu göstermektedir. Açıklamada kullanılan dilin, Anayasa'nın 68. ve 69. maddeleri ile Siyasi Partiler Kanunu'nun ilgili hükümlerinde, "lâiklik karşıtı eylemlerin odağı olma" ifâdesinin tanımlanmasında kullanılan dil ile birebir örtüşmesi de ayrıca dikkat çekmektedir. Bu haber vesîlesiyle anlaşılıyor ki, AK Parti, Anayasa Mahkemesi'nin kararından sonra, hakkında yeni bir kapatma davası açılması ihtimâlini ciddiye alarak hareket etmeye başlamıştır. Hâl böyle ise, Türkiye'nin siyâsî geleceği bakımından çok da iyiye işaret olmayan bâzı ihtimâllerden de bahsetmenin zamanı gelmiş demektir. Şöyle ki:

Anayasa Mahkemesi'nin AK Parti hakkında vermiş olduğu, Parti'yi Hazine yardımının yarısından mahrum bırakma yönündeki karar ile birlikte, bugün Anayasa Mahkemesi, Türkiye siyâsetinin en güçlü kurumu hâline gelmiş bulunmaktadır. Mahkeme, kısa bir süre önce, Anayasa'nın 10. ve 42. maddesindeki değişiklikler hakkında, Anayasa'nın getirdiği açık kısıtlamaları bertaraf ederek verdiği iptal kararıyla, TBMM'nin yasama yetkisi üzerinde etkili bir vesâyet denetimini fiilen tesis etmişti. Şimdi de, kapatma davasında verilen kararla birlikte de, yasama çoğunluğunu ve buna dayalı olarak yürütme organını elinde bulunduran AK Parti üzerinde de bir vesâyet denetimi kurulmuş olmaktadır.

Şu akla gelebilir: Gerek anayasa değişikliklerinin iptalinde, gerek kapatma davasında Anayasa Mahkemesi, re'sen hareket etmiyor, onu harekete geçiren (anamuhalefet partisi gibi) siyâsî-toplumsal güçler veya (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı gibi) yetkili makamlar bulunuyor. Onların müracaatı olmaksızın Anayasa Mahkemesi ne anayasa değişikliklerini denetleyebilir, ne de kapatma kararı verebilir. Doğrudur. Lâkin, Türkiye siyâsetinde, Nisan 2007'den itibâren yaşananlar, özellikle Anayasa Mahkemesi'nin hukuka uygunluğu -en hafif tâbirle- son derece tartışmalı "367 kararı"ndan başlayarak verdiği kritik kararlar birlikte ele alındığında ortaya şöyle bir farazi tablo çıkabilecektir: TBMM, Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim Kılıç'ın AK Parti ile ilgili kararı açıklarken işaret ettiği reformları yapmaya yönelir ve örneğin siyâsî partilerin kapatılmalarına dayanak oluşturan 68. ve 69. maddelerde değişiklik yapar. Parti kapatmayı zorlaştıran bu değişiklikler aleyhine, örneğin anamuhalefet partisi, bu değişikliklerin Anayasa'nın 2. maddesinde yazılan Cumhuriyet'in niteliklerine aykırılık iddiasıyla dava açar. Anamuhalefet partisinin açtığı bu davada gösterdiği dayanakları ve özellikle de bundan önce verdiği "anayasa değişikliklerini iptal" kararını esas alan Anayasa Mahkemesi de bu değişiklikleri iptal eder. Bu arada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da, böylesi anayasa değişikliklerine yeltenmiş olmanın kapatılmayı gerektirdiğini ileri sürerek yeni bir kapatma davası açar.

Demokrasiden geri dönüş olmamalı

imdi soralım: Türkiye'de siyasî partilerin kapatılması ile ilgili, uluslararası standartlara uygun olamayan anayasal ve kanunî düzenlemelerin değiştirilmesi, uluslararası demokratik standartlarla uyumlu kılınması yönünde yapılabilecek reformların akıbeti hakkında, yukarıdaki farazi tablonun gerçekleşme ihtimâli nedir? Anayasa Mahkemesi'nin son bir, bir buçuk yıl içindeki performansına bakarak cevap vermek gerekirse, bu ihtimal çok yüksektir. O zaman, böyle bir farazi tabloyu akla getirerek, daha şimdiden "yoğurdu üfleyerek yiyeceği" izlenimi vermeye başlayan AK Parti'nin, öncelikle kendi varlığını ve iktidar konumunu sürdürmek kaygısıyla Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu demokratik reformlara yönelmekte zorlanacağını tahmin edebiliriz. Bu tahminin gerçeklik derecesini bilmiyoruz ama, bu tahminle birlikte karşımıza çıkan bir paradoksu da görmezden gelemeyiz. AK Parti, ister kendi siyâsî-stratejik amaçları için olsun, ister başka nedenlerden kaynaklansın, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu yeni ve köklü bir demokratikleşme reformunu gerçekleştirmediği takdirde, kendi mevcudiyetini ismen koruyabilir ama, Türkiye'nin demokratik olmayan statükosu ile iyice bütünleşmiş bir siyâsî aktör hâline gelir, yani kapatılmaz ve hattâ kapatılamaz ama kendi kendisini "kapatmış" olur.

AK Parti'nin böyle bir "kendi kendini kapatma" durumuna râzı olmayacağını, olmaması gerektiğini vurgulamak durumundayız. Türkiye, hem toplumsal-siyâsî dinamizminin ve hem de uluslararası bağlantılarının gereği olarak, 2001-2004 arasında gerçekleştirdiği demokratikleşme reformlarını tamamlayıcı nitelikte yeni reformlara AK Parti iktidarının ilk dönemindeki hızla yönelmek zorundadır. Bu yöneliş ise kuşkusuz, demokrasinin hem temel hak ve hürriyetler ayağında ve hem de devletin örgütlenme yapısında, daha kapsamlı ve (toplumun tüm katmanlarına ve kesimlerine nüfuz edici olma anlamında) daha derinlikli olmak zorundadır. Böyle bir reformun yeni bir anayasa düzenini öncelikle gerektirdiğinde ise artık kuşku yoktur. Bu durumda, "kendi kendisini kapatmış bir parti" durumuna düşmemesi gereken AK Parti'nin, iktidar konumu, Meclis aritmetiği, toplumsal desteği gibi faktörler göz önüne alındığında, en geç yeni yasama dönemiyle birlikte gündeme gelmesi gereken bir anayasal yenilenme konusunda öncülük etmesi de kaçınılmaz olmaktadır. Böyle bir anayasal yenilenmenin içeriğinde ise temel hak ve hürriyetlerin çağdaş ölçüler içinde kabûl gördüğü düzenlemeler ile birlikte ve belki de öncelikle Türkiye'ye de, çağdaşlığa da, demokrasinin ilkelerine de uygun düşmeyen tüm antidemokratik vesayet kurumlarının kaldırılması yer almalıdır. Ana hatlarıyla belirtmek gerekirse:

(1) Temel hak ve hürriyetlerin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ana ölçü olmak üzere, yeniden düzenlenmesi bağlamında önemli bir başlık olarak (a) din, vicdan ve inanç hürriyeti bakımından zorunlu din kültürü ve ahlâk bilgisi derslerinin Türkiye toplumunun çokkültürlülüğünü göz önüne alan bir biçimde "seçimlik ders" haline getirilmesi, (b) eğitim hakkı ile ilgili olarak, Türkçeden başka dillerde de eğitim yapılmasına imkân verecek bir düzenlemeye gidilmesi, (c) yine eğitim hakkı ile ilgili olarak, yükseköğretimde kılık kıyafet serbestliğinin açık bir anayasa normu haline getirilmesi, (d) siyasi partilerle ilgili yasakların kaynağını oluşturan ve parti kapatmaya imkân veren 68. ve 69. maddelerin parti kapatmayı açıkça şiddete başvurma ve ırkçılık yapma dışında imkânsızlaştıracak biçimde yeniden düzenlenmesi, (e) toplumsal örgütlenme, sendikalaşma ve grev hakları ve diğer sosyal haklar bakımından 1961 Anayasası'nın 12 Mart öncesi hâlini esas alan ve BM sözleşmeleriyle Avrupa müktesebatını birlikte içeren yeni düzenlemelerin yapılması öncelikle belirtilmelidir.

(2) Devlet örgütlenmesi ile ilgili olarak da, (a) cumhurbaşkanının sorumsuzluk ilkesiyle ve parlamenter sistemle uyuşmayan yetkilerinin asgariye indirilmesi, (b) yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının temini için gereken düzenlemelerin yapılması, (c) Anayasa Mahkemesi'nin yasama organı tarafından üye seçimine de imkân veren bir biçimde ve kararlara karşı sınırlı da olsa kanun yollarına başvurmayı gerektiren ve Anayasa Mahkemesi'nin öncelikle bir ulusal insan hakları mahkemesi niteliğine kavuşturacak tarzda yeniden yapılandırılması, (d) yerel yönetimlerin Avrupa Yerel Yönetimler Şartı ile tümüyle uyumlu bir biçimde ve yerinden yönetim ilkesini güçlendirecek biçimde yeniden düzenlenmesi hemen akla gelen hususlardır.

Kapsamlı bir yargı reformu gerekiyor

na hatlarıyla özetlenebilen bu yenilenmelerin gerçekleştirilmesinin önşartlarından biri AK Parti'nin bu konudaki siyâsî irâdesi ise, diğeri Anayasa Mahkemesi'nin bu yazının başında değinilen güçlü fiilî vesâyet makamı konumunun ortadan kaldırılmasıdır. Özellikle ikinci koşulun gerçekleşmesi, AK Parti'nin yöneleceği yeni demokratikleşme hamlelerinin yargı reformunu ve dolayısıyla Anayasa Mahkemesi'ni de kapsayan bir anayasal reform bütünlüğü içinde olmasını zorunlu hâle getirmektedir. Bu zorunluluğun farkına varılmış mıdır ve gereği yapılacak mıdır? AK Parti, eğer Anayasa Mahkemesi kararı sonrasında yoğurdu üfleyerek yemeye başlamışsa, daha demokratik bir Türkiye için talepkâr olan ve dolayısıyla da bu soruya olumlu cevap bekleyen toplum kesimlerinin endişeleri de artacak demektir. Önümüzdeki sonbahar, Türkiye'de demokrasinin geleceği konusunda iyimser olmak isteyenlerin şimdi reformların devamı konusundaki endişelerinin ne ölçüde ciddiye alınıp alınmadığını görebilecekleri bir mevsim olacağa benziyor. Hep olduğu gibi, bekleyelim bakalım.


Favori olarak ekle (0) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 93

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

 
< Önceki   Sonraki >