Ey dostlarım!Bıçağın saltanatını hep reddeden Bir yarayım ben.. Yazdır E-posta
Cumartesi, 31 Mayıs 2008

Baro genel kurulları “mesleğe ait isteklerin görüşülüp karara bağlandığı ,meslektaşlarımızın ve  bürolarının niteliklerinin belirlendiği, , baro iç yönetmeliğini görüşüp kabul edildiği, baro yönetiminin iç yönetmeliğe uygun faaliyet gösterip göstermediğinin sorgulanabildiği” organlardır.

Meslektaşlarımızdan söz haklarının elinde alındığı bir genel kurulun ardından daha sonraki genel kurula ilgi göstermesini beklemek haksızlık olacaktır. Zira ,düşüncelerini ifade edemediği, temsilcilerini seçemediği bir genel kurula neden katılsın? Yıllardan beri katılımın düşük olmasını sağlayacak düzenlemelerle genel kurula gidildiğinden, genel kurullara katılım düşük olmuş, düşük olmasının sorumluluğunu da açılış konuşmalarında meslektaşlarımıza yüklemişlerdir. Bugün meslek örgütümüzün zayıf olmasının en büyük nedeni de budur. Çünkü gücünü üyelerinin eleştiri, öneri ve katılımlarından almayan yönetimler demokratik yönetimler değillerdir.

İçinde yaşadığımız yüzyıl; insan odaklı, bilgi, bilişim ve kalite çağı olarak  adlandırılmaktadır. Hızla değişen dünyamızda teknoloji, hukuk ve insan hakları alanındaki gelişmeler, şeffaflaşan toplum yapısı vatandaşlarımızın beklentilerini de yükseltmiştir. Halkımız artık kendisine verilen hizmete razı olmamakta, kamu hizmetinin daha kaliteli sunulmasını istemektedir. 

Günümüzde adalet sistemi pek çok problemle karşı karşıya bulunmaktadır Bunlar; değişme ve gelişmeyi takip edememek, teknolojiyi yakalayamamak, personel ve kaynak yetersizliği, bilimsel araştırma faaliyetlerinin azlığı, personelin istenilen kalite standartlarına erişebilmesi için şart olan hizmet içi eğitimin gerekli verimlilikte yapılmaması olarak sıralanabilir. Belirtilen bu problemlere çözüm bulabilmek ve eğitim örgütlerini verimli bir hale getirebilmek için organizasyonların çağdaş kalite anlayışına göre örgütlenmesi ve bu anlayış çerçevesinde faaliyetlerini yürütmesi önemli hale gelmektedir. Globalleşen dünyada her alanda olduğu gibi avukatlık mesleği alanında da rekabetin arttığı, fiyat ve benzeri etkenlerden çok kalitenin önem kazanmaya başladığı tartışmasızdır.
Tartışmasız olan bir başka şey de genelde Türkiye Barolar Birliği’nin özelde ise Ankara Barosu yönetiminin meslek açısından ortaya çıkan olumsuz gelişmeler karşısında pasif kaldığıdır. Meslektaşlarımızdan bir kısmının bir şeyler yapıldığına ilişkin güçlü inanışlarının aksine ben bu yönetimin seçiliş usulünün demokratik olmadığını, yaptıklarının göz boyamadan öteye geçmediğini düşünüyorum. Mesleğin içeriğine, saygınlığına yönelik tek bir şey yapılmamışken üstelik mesleğimiz dibe vurmuşken “olağanüstü çalışmaların yapıldığı ve zorun başarıldığı” şeklindeki değerlendirmeleri, gelecekte bu mesleği yapacak meslektaşlarımıza haksızlık olarak görüyorum. Bugün avukatlık mesleğini bir başka avukatın yanında veya kamu kurumunda icra eden meslektaşlarımızla ilgili sendika kurulmasının tartışılması bu mesleği temsil eden temsilcilerimizin ayıbıdır.
Mesleğimizin geleceğini tehdit eden uygulamalara göz yuman yönetimleri el birliğiyle göndermemiz gerekiyor. Daha birkaç gün önce gencecik meslektaşımızı toprağa gömdük. Dışardan bakıldığında bir cinnetin sonucu gibi görünse de, bu aslında bir sonucun hazin tablosudur. Cebri icranın etkinliğinin kaldırılması ile meslektaşlarımız borçlu ile sıcak temas içine girmek zorunda bırakılmıştır.
Bu tablo cebri icranın etkinliğinin azaltılmasına yönelik düzenlemelere, avukatlık sınavının kaldırılmasına, mesleğin içinin boşaltılmasına sesiz kalan meslek örgütlerimizin eseridir. Bu tablo meslek örgütümüzün yöneticilerini seçerken tercihlerimizi sınırlayanların eseridir.u menfi tabloların ortaya çıkmasının en önemli nedenide meslek örgütü seçimlerindeki yöntem  ve seçim sürecinin  sağlıksız yapılmasıdır.çünkü yapılan seçimler ve seçim süreci antidemokratik olduğu gibi alternatifsizliğin dayatılmasıdır..
Ankara Barosu 59. genel kurulunu yaparken Avukatlık Kanunu Yönetmeliğinin 41. maddesinin düzenlemeye aykırı olarak toplanmıştır. Baro genel kurulunun yapılması için  en az 791 üyenin salonda hazır olması gerektiğini bilmesine rağmen Ankara Barosu yönetimi, katılımın yüksek düzeyde olması için çalışmalar yapmak yerine sadece 644 koltuğa sahip bir salonu genel kurul için kiralayarak bu konudaki art niyetini serd etmiştir.
Ardından baro genel kurulunda Avukatlık Kanunu Yönetmeliğinin 36. maddesine aykırı olarak divan seçimine geçilmiş, Divan için iki liste önerilmiş, önerilen listelerden biri oylanmış ve 40 oy aldığı kalkan parmaklar sayılarak tespit edilmiş, ikinci liste oylanmış  ve ikinci liste çoğunlukla seçilmiştir. Bu çoğunluğun kaç kişi olduğu sayılarak yazılıp  tespit edilmemiştir. Bu duruma genel kurulda bulunan muhaliflerde dahil kimse itiraz etmemiştir.

BU DURUM BARO SEÇİMLERİNİN İPTALİ SEBEBİ İKEN HİÇ KİMSE BU YÖNDE GİRİŞİMDE BULUNMAMIŞTIR. ÖNÜMÜZDEKİ GENEL KURULDA YERİMİZİ ALACAĞIMIZIN, GENEL KURULUN AYNI YÖNTEMLERLE YAPILMASI HALİNDE MÜSAADE ETMİYECEĞİMİZİN BAROMUZA SAHİP ÇIKACAĞIMIZIN BİLİNMESİNİ İSTİYORUZ.

Divan seçiminin bu şekilde yapılması yasaya aykırı olduğu gibi yönetimin merkezleşmesine de neden olmaktadır. Nitekim bu şekilde seçilen divan, genel kurulun başlarında konuşmak isteyenlere ya da oturdukları yerden konuşanlara "her isteyen konuşacak, gerekirse gece yarılarına kadar buradayız" demiş olmasına rağmen saat 15.00’ten sonra konuşmak isteyenlere söz hakkı verilmemesini önermişlerdir. Ve saat 15.00’ten sonra konuşmak isteyen meslektaşlarımızın söz hakkı ellerinden alınmıştır. Bu durum demokrasiyi çalışmalarının parametresi olarak gördüğünü iddia eden Ankara Barosu yönetimine yakışmamıştır.

Çünkü baro genel kurulları “mesleğe ait isteklerin görüşülüp karara bağlandığı ,meslektaşlarımızın ve  bürolarının niteliklerinin belirlendiği, , baro iç yönetmeliğini görüşüp kabul edildiği, baro yönetiminin iç yönetmeliğe uygun faaliyet gösterip göstermediğinin sorgulanabildiği” organlardır.

Meslektaşlarımızdan söz haklarının elinde alındığı bir genel kurulun ardından daha sonraki genel kurula ilgi göstermesini beklemek haksızlık olacaktır. Zira ,düşüncelerini ifade edemediği, temsilcilerini seçemediği bir genel kurula neden katılsın? Yıllardan beri katılımın düşük olmasını sağlayacak düzenlemelerle genel kurula gidildiğinden, genel kurullara katılım düşük olmuş, düşük olmasının sorumluluğunu da açılış konuşmalarında meslektaşlarımıza yüklemişlerdir. Bugün meslek örgütümüzün zayıf olmasının en büyük nedeni de budur. Çünkü gücünü üyelerinin eleştiri, öneri ve katılımlarından almayan yönetimler demokratik yönetimler değillerdir.

Demokratik yönetimlerin ve demokrasinin üç temel özelliği; temsil, katılım ve denetimdir. Yönetilenlerin, temsilcilerini seçme özgürlüğünün bulunduğu, yönetime aktif olarak katılabildiği ve temsilcilerinin karar ve eylemlerini denetleyebildiği bir düzen ancak demokratik olarak adlandırılabilir. Yönetilenler ile yöneticiler arasında yakın bir iletişimin daima mevcut olması gerekir. Yönetim ve iletişim, birbirlerinden ayrılamayacak iki kavramdır. Son yıllarda yaygın olarak kullanılmaya başlanan “governance” kavramı, yöneticiler ile yönetilenler arasındaki iletişimin önemini ortaya koyması açısından değer taşımaktadır.

Baro genel kurulunda eleştirilmesi gereken bir başka husus trilyonların yöneltildiği  baromuzda parayı kontrol eden ve yöneten yönetimin  ibra edilmesi yöntemine ilişkindir. Kaç kişinin yönetimin ibrası yönünde, kaç kişinin aleyhte oy kullandığı belli değildir. Aklanma usulü oybirliği ile değil parmak kaldıranların çoğunluğu dikkate alınarak yapılmıştır. Bir kısım üyeler aklanma aleyhinde oy kullanmışlardır fakat bu kişilerin isimleri divan tutanağına yazılmamıştır.
Şüphesiz üyelerle temsilcileri arasında iletişimin varlığı demokrasi için yeterli değildir. Üyeler aynı zamanda yöneticilerin karar ve eylemlerinin hukuka uygunluğunu da kontrol edebilme hakkına sahip olmalıdır. Yönetimin meşruiyeti için mutabakat kadar yönetenlerin denetimi ve sınırlandırılması da önem taşır. Yönetenlerin sınırlandırılmadığı bir düzen artık demokrasi olmaktan çıkar ve keyfiyet yönetimine dönüşür.
Baro genel kurulunda söz alan konuşmacılar meslek sorunları ile ilgili değerlendirmeler yapmaları gerekirken siyasi söylemlerle konuşmalarını süslemişlerdir. Muhalif guruplar ise baroya neden aday olduklarını nasıl bir yönetim düşündüklerini güçlü ve inandırıcı şekilde dile getirememişlerdir. Muhalif guruplar mevcut yönetimin eksik veya yapamadığı-yapmayı dahi düşünemediği noktalara temas edemedikleri için ve yine geçmiş yönetimin çalışmalarını ve raporlarını eleştiremedikleri için meslektaşlarımız nezdinde düşük profilli bir yönetim  izlenimi bırakarak mevcudun tekrar seçilmesinin önünü açmışlardır. Baroda iyi bir yönetimin tesis edilmesini bir başka bahara ötelemişlerdir. Bu durum mesleğimizin içerisinde bulunduğu sorunların daha da büyümesine neden olmuştur.

Yukarda dile getirmeye çalıştıklarımız, baro genel kurul sürecinde “birlikte yönetelim” iddiasıyla ortaya çıkan yönetimin aslında birlikte yönetme isteklerine zımnen vermiş olduğu cevaptır. Birlikte yönetim anlayışının dahi geride kaldığı çağımızda yönetişimi arzuluyoruz. Çünkü gelişen dünyayla birlikte yönetim anlayışının yerini “yönetişim” almıştır.

İyi bir yönetişimin sağlanması ile sorunların çözüleceğine inanıyorum. Çünkü “yönetişim” kavramının içerisinde diyalog ve uzlaşma yer almaktadır. Yönetilen, önce hür iradesi ile mutabakata (consensus) dayalı olarak temsilcilerini seçebilmeli (katılım ve temsil), onlara bu şekilde yönetme hakkını vermeli (temsili vekalet), yöneticiler ile yakın bir iletişim içerisinde bulunarak kamusal kararlara katılabilmeli (yönetime katılma) ve yöneticilerin güç ve yetkilerini kötüye kullanmamaları için onları kontrol (denetim) edebilmelidir. İşte gerçek demokrasi, ideal iyi yönetişim için bu anahtar kavramların varlığı ve işlerliği gereklidir. Eğer demokrasiyi gerçekten oluşturmak istiyorsak mutabakata, diyaloga, uzlaşmaya, katılım ve iletişime, yani iyi yönetişime önem vermek zorundayız.

Yönetişim, yönetimde temsili, katılım ve denetimi, hukukun üstünlüğünü, açıklık ve hesap verme sorumluluğunu, kalite ve ahlakı, kurallar ve sınırlamaları, rekabet ve piyasa ekonomisi ile uyumlu alternatif hizmet sunum yöntemlerinin ve nihayet dünyada gerçekleşen dijital devrime (yeni temel teknolojilerdeki gelişmelere) uyumun mevcut olduğu bir düzeni ifade etmektedir.

Bugün Türkiye Barolar Birliği tüm dinamizmini boşa harcayarak meslektaşlarımızın sorunlarını çözmek yerine, ülke siyasetindeki kısır ve sığ tartışmaların tarafı olmayı ve popülist konularda ana muhalefet partisinin ve zinde güçlerin taşeronluğunu  yapmayı tercih etmektedir.

Neden ihtisaslaşmaya gidemiyoruz? Neden sınav sitemini dayatamıyoruz? Neden mesleğimizin içi boşaltılırken sesiz kalıyoruz? Verdikleri staj kredilerini veya meslektaşlarımızın ödeyemedikleri aidat borçlarını tahsil ederken şahinleşen, kısır ve verimsiz tartışmalarda aslan kesilen birliğimiz ne zaman bizi temsil edecek?

Beni savunamayan, sorunumu çözemeyen, mesleğime sahip çıkamayan bir birliğin çatısı altında kalmanın rahatsızlığını yaşıyorum. Bu sebeple serf-senyör çerçevesinde ilişkisini sadece aidat toplama üzerine kurgulamış birliğime karşı zaman zaman birey olarak karşı çıkıp sivil itaatsizlik mümkün mü diye sorgulamadan yapamıyorum. Mümkün olsa binlerce meslektaşımız da bu birliğin çatısı altında olmayacak.

Özele geçecek olursak; Ankara Barosu’nun bugünkü yönetimi  kendinden önceki 40 yılı aşkın yönetimlerin devamıdır. Bugünkü yönetimi güçlü kılan, kendinden önceki yönetimlerin hiçbir şey yapmaması ve mevcut yönetimin hiçbir şey yapmayan yönetimlerden sonra iş başına gelerek barokart, adliyelerdeki LCD monitörler, hukuk kurultayı gibi görsellikten ibaret düzenlemelere imza atmasıdır. Bunun  dışında mesleğin gelişimine, güncelliğine yönelik  bir şey yapmamışlardır. Ankara Barosu da Türkiye Barolar Birliği gibi Avukatlık Kanununun değiştirilmesi veya meslektaşlarımızın sorununun çözecek derecede güncele uyarlanması ile ilgili bir şeyler yapmamışlardır. Oysa ki Ankara Barosu ülkemizin ikinci en büyük barosudur ve mesleğin sorunlarına çözüm üretecek etkinliğe sahiptir.
5 Nisan Avukatlar Günü etkinliklerini geçen dönem hiçbir şey yapmayarak geçiren yönetim, hiçbir şey yapmayacağını ironik bir şekilde birkaç ilan tahtasına ilan asma eylemiyle deklare etme garabetini meslektaşlarımıza yaşatmışlardır. Üstelik bunu avukatlık sınavının kaldırıldığı, meslektaşlarımızın  niceliğinin ve niteliğinin sorgulandığı mesleğin dibe vurduğu dönemde yapmışlardır. 

Hizmet olarak görünenlere baktığımızda aslında yapılan şeylerin, yapılması gereken şeylerin %10’u olmadığını göreceksiniz. Çünkü ben Erzurum Barosu yönetiminin kendi imkanları ile Adliye Sarayının yanında, 400 metrekarelik alanda yaptığı 3 katlı Erzurum Barosu binasının yapımını hizmet olarak bilirim. Erzurum Barosunun onlarca büyüklüğündeki Ankara Barosunun atalet içersinde olması düşündürücüdür.

Hangi meslektaşımızla bir araya gelsek mesleğimize yönelik sorunlar yönetime yönelik güçlü ve haklı eleştiriler dile getiriliyor. Dile getirilen eleştirilerin hemen hepsi mesleğin bugünkü sorunlarına, üyelerinin niceliğine, niteliğine mesleğin imajına, etkinliğine, günceliğine  ilişkindir.

Mesleğimizin içeriğine yönelik çalışmalar acilen yapılmalı. Savunma mesleğinin ve mesleğin  sistematiğinin de kalite standartlarına göre yapılanması sağlanmalı. Rekabet ortamının gereklerine göre insan yetiştirilmesi ile avukatlık sisteminin sorunları çözülmelidir.

Bu sene 5 Nisan Avukatlar Gününü yazılı tabletler ile yad etme ve balolarda  şen şakrak neşelendirme gibi hayırlı hizmetlerle süsleyen yönetimimizi, inşallah bir daha bu hayırlı hizmetleriyle yad etme imkanımız olmaz.

Amacımız güçlü ve daha iyi yönetilebilir baro yönetimlerinin inşası olduğuna göre eleştirilerimizden kimsenin alınmaması, alınma hissini yüreğinde barındıranların eleştirelimizi not alması gerekmektedir.

Tüm dinamizmini sorunlar çözmeye odaklayan ve şekli manada yenilik getiren, vitrini değiştiren fakat  bakışını, vizyonunu, vitrinin gerisini değiştirmeyen, sermayesini kaybeden bir işletmeye benzeyen baronun buzdan kayalar gibi erimesine seyirci kalamıyorum. Kabbani ne güzel dile getiriyor bu duyguyu:

Ey dostlarım!Bıçağın saltanatını hep reddeden Bir yarayım ben..
Dudaksızların dudağıyım ben
Gözsüzlerin gözüyüm ben
Okumazlara denizin kitabıyım ben.
Hapishane kaşalotlarına
Gözyaşıyla kazınan Yazılarım ben
Bu çağ gibiyim ben,sevgilim!
Çılgınlıklarla karşılarım çılgınlıkları
Kırarım nesneleri çocukluk içre
Kanımda devrim ve limon kokusu

Hal böyleyken mesleğine ve mesleğinin sorunlarına en duyarlı olması gereken meslektaşlarımız, değişimden yana tercihlerini kullanmakta direngenlik göstermektedirler. Değişim isteğimizi; ya değişimi yeterince arzulamadığımızdan, değişimi talep etme isteğimizi en asgari seviyede tutuğumuzdan veya değişimin sihirli gücünün farkında olamadığımızdan bir türlü gerekleştiremiyoruz.

Oysaki değişime yönelik  taleplerimiz, tercihlerimiz ve söylemelerimiz büyük şair Nizar Kabbani’nin gazaba uğramış şiirinde şiir için söylediği gibi başkaldırıyorsa, zamanda ve mekanda, sarsıntı yapmıyorsa nedir ki…?

Sesten, fikirden, dilden.
Çekeceğim isyan bayrağımı.


                                                                                            Özgün Yaklaşım Derneği Başkanı

        Av. Ahmet GÜL


Favori olarak ekle (0) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 251

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

 
< Önceki   Sonraki >